SOSYAL MEDYA VE MAHREMİYET SONRASI TOPLUM

YAZAR: GARY YOUNGE[1]

MÜTERCİM: İSMAİL KAPLAN[2]

Araştırmacı John Zogby, 2007 yılında memleketi Utica’da eşiyle birlikte yemek yerken, 20 yıllık garsonu ile mahremiyet, sosyal ağlar ve YouTube üzerine bir konuşma yapıyordu. Garsonuna, internette kendisi ile ilgili ifşa edebileceği şeylerin sınırını sordu.

“Üstsüz fotoğraflarım” dedi garson ve ekledi: “sadece Cadılar Bayramı’nda ve sadece arkadaşlarıma.”

Peki, dedi Zogby ve “The Way We’ll Be” adlı kitabından alıntıyla: “Ben bugün senin arkadaşınım ama yarın gelmeyebilirim. Üstsüz fotoğraflarını, dünyanın geri kalanıyla ya da işe girmek istediğin şirketin yetkilileriyle paylaşmamı engelleyebilir misin?”

“Hayır” dedi garson, “ama bunu hepimiz bir şekilde yapıyoruz ve dolayısıyla işverenler bir zaman sonra bunu göz önüne almak zorunda kalacak ya da işe alacağı kimseyi bulamayacak.”

Bahar tatilinin sonuna doğru, ülke genelindeki milyonlarca üniversite öğrencisi için neyin kamusal alana ait olduğu ve kamusal alanı kimlerin etkilediği sorusu gittikçe acı vermeye başlıyor. Bahar tatili, resmen bir Baküs Şenliği gibidir ve orada alkolden kaynaklı olarak sefih görüntüler oluşur. Aynı zamanda orada milyonlarca Facebook güncellemesi de yapılır.

Ancak Zogby’nin konuşmasından beş yıl sonra, insanlar sınırlarını yeniden belirliyor gibiler. Geçen ay New York Times’ta yayınlanan bir habere göre bu yıl Bahar Tatili için bazı kısıtlamalar önerildi. Key West’teki bir barmen, “çok dikkatliler” diyor ve ekliyor: “Birileri fotoğraflarını çekip internete yükleyecek diye çok korkuyorlar. On yıl önce insanlar açık saçık şeyler yaparlardı ama bunlar Facebook’ta yayınlanmadı.” Yapabileceklerinin hepsini yapmamaları utanç verici (burada “açık seçik” ifadesinin eğlenceli olduğunu varsayıyorum.) fakat “açık seçik eğlenceye” ulaşmanın bedeli, onu görmek isteyen herkes için yayınlamaksa, bu, ödeme yapmaya layık bir bedel değildir.

Ne kadar samimiyet ve açık sözlülük gösterebileceğimizin ve bekleyebileceğimizin sınırları vardır. Hayatımın en mahrem kısımları haricinde, insanların benim hakkımda ne düşündüklerini bilmeyi gerçekten istemiyorum. Onlar hakkında her şeyi de bilmek veya paylaşmak istemiyorum. Günümüzü iyi geçirmek için biraz yapaylık hepimize gerekli.

Bunun yanında giderek artan şekilde bu sınırların gönüllü olarak, yanlışlıkla ya da herhangi bir zorlama yoluyla ihlal edildiğini hissediyorum. Bloglar, tweetler, web kameraları, Facebook ve YouTube ile birlikte artık etrafımızda sürekli çalışan kameralar veya mikrofonlar var. Kişisel günlüklerimiz, erişime açık birer kitaba dönüştü. İçten, samimi ama ihtiyatlı bir konuşma şeklini makul bulduğumuz dönem geçti. En azından şu anda hayatlarımızı kamuya açık olarak yaşıyoruz.

Kişisel olarak tüm bunlardan çıkarımım açık ve rahatsızlıktan daha fazlası. Rutgers öğrencisi 18 yaşındaki Tyler Clementi’nin oda arkadaşı Dharun Ravi, Tyler’ın eşcinsel ilişkisini izlemek için odasına bir kamera kurdu. Sonrasında Ravi aynı şeyi tekrar denedi ve 150 takipçisine tweet attı. Geçmişte böyle bir homofobi, kötü niyetli dedikodulardan öteye gitmeyecekti – kesinlikle incitici ve yanlış. Ama herhalde, Clementi’nin özsaygısı üzerinde yıkıcı etkisi olmayacaktı – daha az ölümcül sonuçlara yol açacaktı. Batı dünyasında gençler, özellikle de genç kadınlar, düşüncesizliklerinin kayıt altına alınıp dünya çapında yayılması sebebiyle sürekli aşağılanmışlardır.

Ancak boyutları henüz çok net olmasa da, bunların siyasi sonuçları da vardır. Diğer yandan seçkinleri, eylemlerinin, kendi beyanları ile birlikte değerlendirilmesi konusunda zorlar. Açıkçası bunun yararları da vardır. Birleşik Krallık Başbakanı Gordon Brown ile Gillian Duffy arasında son seçimlerden hemen önceki berbat olayda, Brown, arabasının içindeyken Duffy’ye “geri kafalı kadın” dediğinde, mikrofonun açık olduğunu bilmiyordu. Oysa daha birkaç dakika öncesinde, mikrofonun açık olduğunu bildiği zaman, onun için “topluma hizmet eden çok değerli bir kadın” demişti. Bu, siyasetçilerin seçmenleri hor gördüğü gibi yaygın bir inancı güçlendirir. Sorun, onun yakalanmış olması değildi, sorun, onun bu davranışta bulunmasıydı.

Bunları bir kenara koyarsak, görünen şey daha fazla açıklık değil, daha fazla gaf. Obama ve Sarkozy, Benjamin Netanyahu ile alay ediyor ve Obama, seçimden sonra Rusya’ya karşı olan stratejisini ya da George Bush’un G8 Zirvesi’nde Tony Blair’e “Yo, Blair karşılamasını  ağzından kaçırıyor. Kesinlikle eğlenceli ama bundan fazlası değil.

Fakat mikrofondaki sıkıntı, hikâyenin tamamı değil: Yöneticilerimizin sahip olmayacağımız bilgilerinin açığa çıkarılması zorlayıcı olabilir. Wikileaks buna iyi bir örnek. Wikileaks, ABD hükümetinden gelen bilgileri dünyaya yayarak, kamuoyunda ABD diplomasisine karşı eşi görülmemiş bir bakış açısı kazandırdı. İlginçtir ki, açığa çıkardığı şeylerin çoğunu tahmin edebilirdik. Fakat bu bilgiler bir kez açığa çıkınca görevliler tarafından bunların inkârı zordu ve bunların tutulması gereken sırlar olup olmadığı tartışmaya açılabilirdi. Arap Baharı başladığında, örneğin Wikileaks sızıntıları hem Washington’ın stratejilerine, hem de bu ülkelerinin elitleri arasındaki iç bölünmelere bir yol haritası sağladı.

Buraya kadar her şey iyi. Fakat bu görüntü için ödediğimiz bedel, Cadılar Bayramı’nda vücudunu teşhir eden garsonun utançtan kızaran yüzünden daha fazlası. Gerçek etki, ABD’li diplomatların patronlarına görüşlerini sunarken, bu konuşmaların başka yerlere sızması ve olaylara yol açması korkusu ile daha az samimi olması durumunda ortaya çıkacaktır. Yani gizli diplomatik yazışmaların sızması, ikiyüzlülüğün önüne geçilmesi için bir şanstır fakat bu şans, açık ve özel tartışmaların engellenmesi ile birlikte gelir. Bu, Kuzey İrlanda Barış Süreci’nden, Nelson Mandela’nın serbest kalmasına kadar, gizli kapılar ardında kalan ve her şeyi mümkün kılan “arka kapı” tartışmasını tehlikeye atıyor.

Dahası, tüm bu “açıklık” iddialarının yanında, paylaştıklarımıza da gerçekten sahip değiliz. Genellikle kendimiz ve arkadaşlarımız hakkındaki bilgileri kurumlara ve reklamcılara kendi elimizle veriyoruz, ki bu bilgiler, “açıklık”tan başka her şeyle ilgilenen bir devletin eline de geçebilir. Britanya’da hükümet, polis ve istihbarat görevlilerine Facebook ve Twitter sayfalarımız ile, Skype etkileşimlerimizi inceleme yetkisi verecek yasalar çıkarmak üzere.

Kişisel ya da siyasi olsun, yaşadığımız kamusal toplumla ilgili sorunlar esasen aynıdır. İnsanlar bilgilerine genellikle deneme-yanılma yöntemi ile ulaşır. Hatalar yaparak ve bu hatalardan ders alarak olgunlaşırlar. Fakat eğer mikrofonun her zaman açık olduğunu hissederseniz, yaratıcı ve herkes tarafından görülecek riskler barındıran şeyler yapmak yerine, sıradan işler yaparsınız. İletme gücü sadece seyircileri değil, sonuçları da artırır.

Daha az kirlilik. Daha az eğlence. Daha az açık sözlülük. Davranışların, diğer davranışları değiştirdiği Hawthorne etkisini yaşıyoruz. Ve daha fazla şeffaflık bunun getirilerinden biri olsa bile, daha fazla engelleme ile karşı karşıya olduğumuz da reddedilemez.

Bu durum, büyük oranda bizim ortaya çıkardığımız bir sorun. Kişisel günlüklerimiz, küçük bir kısmı hariç, herkese açık bir kitaptır, çünkü onu biz açıyoruz. Genellikle mahremiyetimizi ihlal ederek, kendimizle ilgili ayrıntıları oraya biz koyuyoruz. Şu anda uzun süreli ilişkilerin parçalandığını görmek çok da sıradışı değil.

Artık “kişisel”, “gizli”, “imtiyazlı” ve “mahrem” gibi kavramlar hayatımızda yok. Paylaşmayı istemediğimiz hikâyeler, artık bizim hikâyelerimiz değil, devam etmesini umduğumuz konuşmalar sadece kendi içinde dönüp duruyor. Bir düşünce zihninizde duruyor olabilir, ama bugünlerde her an kayıt altında olduğunuzu farz edebilirsiniz.


[1] Bu yazı, 2 Nisan 2012 tarihinde şu adreste yayınlanmıştır: https://www.theguardian.com/commentisfree/cifamerica/2012/apr/02/social-media-and-post-privacy-society

[2] Bu makaledeki görüşler yazarın kendisine ait olup, mütercimin tüm bu görüşleri olduğu gibi kabul ettiği söylenemez.