TARİHSEL GELİŞİMİ DEVAM EDEN BİR KAVRAM OLARAK SİVİL TOPLUM

GÜLSÜN KARAYILAN

Sosyal bilimlerin alanına giren konular için mutlak bir doğrunun olmaması ve bulanık bilimin bu alanda varlığını sürdürmesi genel bir görüş olarak önümüzde yer almaktadır. Sosyal bilimlerin ilgi alanına giren kavramlar için de aynı yargıyı sürdürebiliriz. Amprik olarak kesin sonuçlara ulaşılamadığı için kime göre , neye göre soruları sosyal bilimlerin alanına giren kavramlar için sürekli cevaplanması gereken sorular olarak devam edecektir.

Bu bağlamda baktığımızda “sivil toplum” kavramı için de net bir tanımlama yapmamız mümkün olmasa da  sivil toplum kavramının zaman içinde çeşitli tanımlama ve aşamalardan geçerek günümüzdeki halini nasıl aldığının hikayesine bakabiliriz.

Batı menşeli olan sivil toplum kavramının tarihsel sürecine baktığımızda ilk karşımıza çıkan Antik Yunan düşünürü Aristoteles oluyor. Aristoteles sivil toplumu “yasalarla belirlenmiş kurallar sistemi içindeki özgür ve eşit kabul edilen yurttaşların bir siyasal toplumu” olarak tanımlar. Bu tanımlama ile Şehir (Polis) içinde yaşayan ( özgür, köle olmayan ve kadınlar hariç ) bireyler devletin bir üyesidir ve birbirlerine zarar vermeme yükümlülüğü ile yasal çerçeve içinde bulunabilirler. Sivil toplum devletten ayrı olarak düşünülemez, devlete karşı olmak yoktur, devlet vardır ve her şey devlet içindir. Devlet tanrısal bir boyuta taşınmıştır ve devletin çıkarları doğrultusunda topluma ve bireylere karşı her türlü müdahale yapılabilmektedir. Benzer bir görüşü  Osmanlı’daki Adalet Dairesi ( Circle of Justice Equity) anlayışında da  görebilmekteyiz.

İlerleyen dönemde helenistik felsefeye baktığımızda, bireyin amacına ulaştığı, iyi bir yaşam sürdüğü, kendini özgür ve güvende hissettiği şehir devletlerinin yerini imparatorluklara bırakması ile bireyin genişleyen dünyasında kendini yalnız , boşlukta hissetmesi ile bireyin kendine yabancılaşmış olması Helenistik felsefenin ilgisini bireye yöneltmiştir. Böylece bireyi merkeze alan iki yeni felsefe akımı olan Epikürcülük ve Stoacılık ortaya çıkmıştır. Bu iki düşüncenin sivil alan için önemli katkılarına baktığımızda, “birey, altında bulunduğu siyasal otoritenin zorunlu bir kölesi değil; aksine devlete yön veren, onun üstüne çıkan, hayattaki en kıymetli varlıktır. Birey için aslolan şey kendini feda edeceği bir kamusal otorite değil, aksine kamusal otoriteyi kendi hizmetine sokarak mutluluğunu tesis etmesidir. Birey-devlet ilişkisinde merkezi konum Antik Yunan düşüncesinde ortaya konduğu gibi devlete değil, bireye aittir.” Bireyi merkeze alan düşünce ilk kez geliştirilse de sivil toplum tanımlaması için net bir olgu gelişmemiştir.

Aydınlanma döneminin hazırlayıcısı olan merkezi yapının ve feodalitenin zayıflaması, sanayi devrimi ile birlikte yeni ekonomik araçların ortaya çıkması, bunun yeni şehirlerin kurulmasına sebep  olması ve sonuç olarak burjuvazinin ortaya çıkması gibi Avrupa’da yaşanan bu tip gelişmeler sivil toplum tanımının yeniden ele alınmasına zemin hazırlamıştır.

Doğal hukuk savunucularından Thomas Hobbes , “her insanın öz güvenliğini sağlamaya eğilimlidir;  bunun için başkalarıyla her türlü rekabete girebilir.” derken,  bunu herkesin herkese karşı savaşı olarak tanımlar. “İnsan insanın kurdudur.” Doğa durumunda hiçbir ahlaksal kaygı, etik,  yasa ve hak yoktur. Böyle bir durumda insanlar, sürekli bir itişmenin, savaşın içinde oldukları için sürekli tehlike oluşturup aynı zamanda da tehlikenin tam göbeğinde bulunmaktadırlar. Bu durumun önüne geçebilmek için toplumsal örgütlenmenin sağlanması ve devletin kurulması gerekmektedir ki böylece yasalar eşliğinde güvenle yaşamak mümkün kılınabilsin. Doğa durumundan çıkıp sivil toplum düzenine geçmeyi sağlayan toplum sözleşmesi, bireylerin haklarını uzlaşmayı sağlaması için yöneticiye devrettikleri hususunda sözleşmeleridir. Yöneticiye verilen bu yönetme hakkı mutlaktır, devredilemez ve geri alınamaz. Toplum sözleşmesi mutlak güçle bireyler arasında değil, bireylerin kendi aralarındadır. Bireyler devletin verdiği ölçüde haklara sahiplerdiler ve  yasa koyucu olan devlete karşı çıkıldığında , yasalara uyulmadığında çatışmanın çıkacağı ve tekrar doğa durumu haline dönüleceği öngörülmektedir. Uzlaşmayı ve düzeni korumak için kurallara ve yöneticiye uyulmalıdır. Bu tanımlamada, siyasal toplum ile sivil toplum kavramlarının iç içe geçtiği bir görüşle karşılaşmaktayız. Aristoteles’in sivil toplum anlayışında şehir sınırlarında bulunan bireyler şehrin düzenini korumak için kurallarına uyma zorunluluğu varken, Hobbes’un tanımının başlangıç noktasında bireyin çıkar ve rızası aranır, fakat iki tanımlamada da devletin mutlak, kapsayıcı kamusal alanına varılmaktadır.  Her iki tanımlamada da sivil toplum, devletten bağımsız olarak görünmemektedir.

Diğer bir toplum sözleşmeci olan Locke, Hobbes gibi doğal yaşam halindeki insanların, uyumu bir sözleşme ile tesis edeceklerini böylece devletin kurulmasının kaçınılmaz olduğundan da yargılama yetkisinin siyasal topluma yani devlete verileceğini savunur. Hobbes’dan ayrı olarak Locke devletin mutlak gücünü kabul etmez, devlet sınırlı yetkilerle donatılmıştır ve devlet, devamlılığı kişilerin kutsallarını koruduğu sürece devam ettirebilecektir.

19. yüzyıla gelindiğinde, Hegel sivil toplum kavramına yeni bir görüş getirerek siyasal hayat/ devlet- sivil toplum dilemmasını yıkmıştır. Hegel etik hayatı üç alana; aile, sivil toplum ve devlet olarak bölmüştür. Bu tanımlaması ile devlet – sivil toplum ayrımını ilk yapan düşünür olmuştur. Aile yaşamının karşılıklı sevgi, saygı, itaat, fedakarlık , birliktelik , güven gibi ortak duygusal normlar çevresinde şekillense de insanın kendini gerçekleştirmesi için yeterli imkanlara sahip olmadığını, ekonomik bir alan olan sivil toplumunsa hırs, rekabet, çatışma gibi tamamen insanların kendi çıkarlarını barındıran normlar tarafından çevrildiğini savunur. Bu çatışmacı ortam, aile ortamındaki insanın kendini gerçekleştirmesi için fırsatlar sunsa da insanları karşı karşıya getirerek düşman olmalarına neden olmaktadır. Hegel, sivil toplumu burjuva toplumu olarak nitelendirdiğinden, devletin burjuva toplumunun korunması için gerekli olan ve bu nedenle sivil topluma  üstün olan bir varlık olduğunu savunur. Bu çatışmacı ortamın çözüm bulucusunu ise Hegel devlet olarak göstermekte ve sivil toplumun doğal bir durum olmadığını o nedenle denetim ve müdahalesinin devlet tarafından yapılması gerektiğini dile getirir.

Marx ise sivil toplumu devlete bağlı olmaktan çıkarmış, çatışmayı çıkaran ve devlet tarafından denetlenen değil, devleti belirleyen ona yön veren bir alan olarak tanımlamıştır. Devlet ve sivil toplum arasında alt-üst yapı ilişkisi vardır. Devlet üst yapı, sivil toplum altyapıdır. Sivil toplumu Hegel gibi burjuva olarak gören Marx, ekonomik faaliyetlerin alanı olarak alt yapıyı yani sivil toplumu işaret eder. Bu nedenle ekonomiyi elinde bulunduranların  üst yapıyı yani devleti tayin ettiğini savunur.

Yine aynı çatışmacı ekolde bulunan Gramsci ise sivil toplumu Marx gibi alt yapı olarak değil, devlet gibi bir üst yapı olduğunu söyler ve üst yapıyı hegemonya ile ilişkilendirir. Hem devletin hem de sivil toplumun üst yapıyı birlikte oluşturduklarını, devletin üst yapının politik unsurlarını kullanarak,  sivil toplum ise üst yapının kültür  unsuru ile devletin  hegemonyasına destek olduğunu yönünde görüş bildirir.

Sivil toplum kavramına günümüze en yakın tanımlamayı kazandıran sivil toplum kuramcısı Tocqueville’dir. Tocqueville’e göre, gücü elinde bulunduran ve kötüye kullanan iktidarlar karşısında çaresiz kalan halkın, dernek ve vakıflarla bir araya gelerek örgütlenmesi  ve sorunlarını bu yöntemle çözüme kavuşturması gerekir. Bu şekilde devlete bağımlılığın, bir sorun olduğunda “devlet nerede” söyleminin değil, kurumlar ve organizasyonlar aracılığıyla sorunların çözüme kavuşturulacağını belirtir. Sivil toplum kavramına  ayrı bir organizasyon tanımlamasını ilk yapan kişi de yine Tocqueville’dir.

Genel hatlarıyla sivil toplum kavramının tarihsel sürecine baktığımızda bir çok tanımlama ile karşılaşmaktayız. Süreçlere baktığımız zaman bir sivil toplumdan bahsedebilmemiz için birey, toplum, ekonomi ve siyasetin bir takım süreçlerden geçmesi gerektiğini tecrübe etmiş oluyoruz. Günümüzde bir sivil toplum tanımlaması yapacak olursak; devlet gibi siyasi bir otoritenin baskı ve denetiminden uzak, kendi kaderini kendi tayin eden ve özgür kararlarını alan, bu ortak çıkar ve kararları hayata geçiren bireylerin gönüllülük esasına göre rasyonel bir biçimde eylemde bulundukları bir alan şeklinde yorumlayabiliriz. Bir toplumun sivil toplum olma unsurları: Özgürlük, özerklik, kamusal akıl yürütme, çoğulculuk, yasallık, gönüllü örgütlenme, esneklik, gelişmişlik, şeffaflık, devletten bağımsızlık, farklılaşma ve ortak iyinin hedeflenmesi şeklinde bir tanımlamaya gidebiliriz. Bu unsurları taşımayan bir toplumda günümüz şartlarıyla sivil toplumdan bahsetmek çokta inandırıcı olmayacaktır.

Sivil toplum/alan kavramının günümüzde akla ilk getirdiği şeylerden biri Sivil Toplum Kuruluşları olmaktadır. Sivil toplum içinde bulunan bireyler hukuksal ve demokratik çerçeveler içinde örgütlenme ve kurumlaşma ile kolektif bir güç kazanarak ortak çıkar, ortak fayda, ortak iyi ve ortak isteklerle  siyaseti etkilemek için meşru her türlü çalışmada bulunabilir. Sivil toplum STK’lardan bağımsızdır, sivil toplum oluşmadan STK’ların oluşması beklenemez. Bu bağlamda baktığımızda STK’lar sivil toplumun bir sonucu olmaktadır. Bu kurumlar, kar amacı gütmeyen kuruluş (non- profit organisation), devlet dışı kuruluş   (non-governmental organisation), sivil toplum kuruluşu,  sivil toplum örgütü, gönüllü örgütü  ya da üçüncü sektör şeklinde adlandırılırken bu tanımlamalarda da net bir görüş yoktur.

Kişisel müdahalelerle devlet sisteminin değiştirilemediği gelişmiş toplumlarda, sivil alanın ve STK’ların geliştiğini , karşılaşılabilecek her sorun için bir STK’nın olduğu yine bu toplumlarda STK’larla yapılacak iş birliği ile demokrasinin güçlendirdiği, güçlenen demokrasinin de STK’ları güçlendirdiğini gözlemleyebiliriz.

Bunu da okuyabilirsiniz...