KAVRAMLARIN BİLİNCİNE VARMAK

MUHAMMED YÂSİR OKUMUŞ

kavramlarin-bilincine-varmak

İslâm dünyasının duraklayışı üzerine devasa bir literatür var. Asırlardır konunun farklı boyutları her düzeyde ele alınıyor ve yeni bir şeyler söylemenin imkânı giderek daralıyor. Modernleşme serüvenimizin getirileri ve götürüleri masaya yatırılıyor, içinde bulunduğumuz fikirsel bunalımdan kurtulabilmek için çoğuna “amenna” diyeceğimiz reçeteler, yol haritaları ortaya konuluyor. Gelgelelim bunların karşılığını münferit bazı örnekler dışında uygulamada görmek bir hayli zor. Yol haritalarımızı takip etmenin yükünü çekmeyi göze alamayacak kadar rahatız birçoğumuz. Söylem düzeyinde toplumsal dönüşümün derdi ile yanıp tutuşurken bireysel olanı göz ardı ediyoruz. Her şeyden önce kendi kelimelerimizle konuşmak, kendi kavramlarımızı görünür kılmak, yeni kavramlar üretmek gibi bir derdimiz yok. Tüketim kültürü yalnızca materyal boyutta hâkim değil, bize ait olmayan kavramları da tükettiriyor bize. Mevzunun daha önce pek çokları tarafından ele alındığının bilincinde olarak, bireysel bir düşünme jimnastiği yapıyormuşçasına kavram sorunumuz üzerine yazmaya başlıyorum.

Bir toplumun kelime haznesi, kavramları onun istikametini belirleyen temel referanslardandır. Kullanılan kavramlar bir duruşa işaret eder. Meselelere nereden baktığımızı gösterir. Bir meselenin karşılığı olan kavramlara sahipken başkalarının kavramlarıyla konuşmak, sebeplerinden bağımsız olarak bir bilinç ya da bilinçsizlik durumuna işaret eder. Şüphesiz kavram tercihi bir tercih meselesidir, zaten onu bilincin alanına sokan da budur. Bilinçli ya da bilinçsiz olarak kullanılan kavramlar nihayetinde bir iradeyi ya da duruşu ortaya koyar. Kavram bilinçli olarak tercih ediliyorsa zaten o tercihin zihnî bir altyapısı vardır. Bilinçsizce kullanılıyorsa da zihnî bir altyapısızlığı, eksikliği gösterir.

Doğal mecrası içerisinde seyreden dili kullanırken, kavramları dillendirirken bir bilinç düzeyine sahip olmanın gerekliliğine inanıyorum; kullandığımız kelimelerin izdüşümlerini hesaplamaktan, yıkıcı etkilerinden çekinmekten. Akademik jargonla konuşma hevesinin farkında olmadan aidiyetlerimizi zedelemesinden, bir tür bilinçdışı kabullenmeden uzak durmak gerekir. Mesela, “tekfir” ve bundan türeyen “tekfîrî” kavramı dururken “radikal” ya da “fundamentalist” demenin açabileceği hasarlardan yakınıyorum. Daiş gibi zihniyetini ve davranış kalıplarını kesinlikle onaylamadığımız bir örgütü tanımlamak için “tekfirci bir örgüt” demek yeterli olabilecekken Batı karşısındaki ezilmişliğin de verdiği korkular ile radikal, fundamentalist, en kötüsü de “cihatçı” diye tanımlayınca bu kavramı meşrulaştırdığımızı fark etmiyoruz. Hâlihazırda sahip olduğumuz bir “kirli” kavramımız varken temiz kavramlarımızı da kirletiyoruz. Radikal nedir, fundamentalist nedir, bu kavramların kökleri nereye gider, İslam ile ne gibi bir ilişkileri olabilir diye sormuyoruz. Batılı akademisyenlerin, küresel medyanın “Radikal İslamcı” kavramını kullanması bizim için yeterli oluyor. Onaylamadığımız bir grubu ötekileştirmek için kullandığımız kavramalarım şartlara bağlı olarak başkalarına ne gibi zararlar verebileceğini düşünmüyoruz. Pek çok konuda eleştirdiğimiz Bernard Lewis bile bizim kavramlarımızın köklerini çalışırken (örneğin İslâm’ın Siyasal Söylemi), bizim hazır bulduğumuz kavramları hoyratça kullanmamızın üzerine düşünmemiz gerekmez mi?

Cihat gibi çok boyutlu bir kavramı, bir farzı terörizm ile bir tutan, indirgemeci, aşağılayıcı, bir proje çerçevesinde hareket eden bir zihniyeti çoğu zaman farkında dahi olmadan kabulleniyor, içselleştiriyor ve meşrulaştırıyoruz. Cihat denildiği zaman yalnızca batıda değil maalesef İslam dünyasında da azımsanamayacak bir kesimin aklına el-Kaide, 11 Eylül, Deaş gibi geliyorsa burada aydınlarımızın, akademisyenlerimizin, eli kalem tutanların, mürekkep yalayanların bir ne yazık ki bir tür sorumsuzluk haleti ruhiyesi ile yaşadığı tespitini yapmamız kaçınılmaz. “İslâmî terörizm”, “İslâmî motifli terörizm” kavramlarını kullandığımızda dünyanın herhangi bir yerindeki, örneğin Gazze’deki, Moro’daki yahut Keşmir’deki Müslümanlar için ne söylemiş oluyoruz?

İfade etmeye çalıştıklarım bir tür ketumluğa işaret etmiyor. Bir kelimeyi kullanamayalım, zaten bizde var; ya da bizde yok hemen bir şeyler üretelim gibi bir düşünceden beriyim. Dilde arılaşma gibi bir ucubeden hepten uzağım. Söylediğim gibi, dil zaten doğal bir mecrada seyreder, suni müdahalelerin dile etkisi sınırlıdır. Küreselleşen bir dünyada dili kapalı kapılar ardında korumak gibi bir düşünce olamaz. Dilin haznesi ihtiyaçlara binaen genişler. Oscar töreninde birileri bir fotoğraf çekip buna “selfie” der ve “selfi” dünyamıza girer. Siz bunun tercümelerini yapmak için çaba harcayabilirsiniz, çok başarılı kelimeler de üretebilirsiniz ama “özçekim” ne yazık ki selfi ile bir değildir. Ya da “post-truth” kavramını kullanmamak, kabullenmemek düşünülemez. Yeni durumlar yeni kavramlar doğurur ve küreselleşen bir dünyada bunların hızla yayılmasına yetişmek mümkün olmayabilir.

Kısaca özetlemek gerekirse, kendi kavramlarımıza sahip çıkmak, onları içeriklerine uygun kullanmak, mümkün olduğunca anlam kaymaların mahal vermemek, çağımızın şartlarını kavrayıp günceli takip ederek yeni karşılaştığımız durumlarda değerlerimizle çelişmeyecek kavramlar üretmek, bunları yaparken bir tür kapalılığa kapılmadan diğer medeniyetlerin kavramlarını da anlamak ve kullanabilmek gerekir.

Bunu da okuyabilirsiniz...