KAVRAM USTADIR

İBRAHİM HACIÖMEROĞLU

kavram-ustadir

Gezi Parkı olayları, çevre gösterilerinden çıkıp sokak eylemlerine evirildiği sıralar dört yıllık üniversite hayatımın son günleriydi. Ehliyetli ama liyakatsiz bir öğretim görevlisiyle bazı konularda fikir ayrılığına düşmüştük.

Kendisi ulusal dergilerde yazan, yazarlık konusunda dersler veren, varoluşçu felsefeye yakın, son derece maharetli ve bilgili birisiydi. Anımsadığım kadarıyla, sadece ifade ettiği fikirlerine itiraz ettiğim için duygularına yenilerek “Sana olan hakkım haram olsun” demişti.

Kendisine bir söz vermiş ve demiştim ki, “Siz bütün gücünüzle yazın ve fikirlerinizi savunun, size söz veriyorum ben de yazacağım”.

Burada bu yazıları paylaşmam işte bu diyalog vesilesiyledir.

İktidar muhteliftir, yani çeşit çeşittir: siyasal, ekonomik, entelektüel, kültürel ya da askeri alanlarda birbirinin rakibi olan aktörlerin en kuvvetlisidir.

Her aktörün bir iktidar argümanı bulunur: Siyaset için oy, ekonomi için reklam ve pazarlama, kültür için gelenek, asker için silah neyse entelejansiya için de “kavram” odur.

Biz okuryazar insanlar, kültürel ve entelektüel mücadelelerin cephe hattındayız. Ama bazen siyasal, bazen askeri, bazen de ekonomik mücadelelerin cephe gerisine koşuşturuyoruz. Türlü gerekçelerle buralarda siper alıyoruz.

Örneğin üzerinde hayat sürdüğümüz coğrafyanın mecburiyetleri bunlardan birisidir. Nedenlerini tartışmak ayrı bir mülahaza; sadece bir vaka olarak, bu coğrafyanın kaderi, Çanakkale’de lise çağı talebelerinin yaptığı gibi gerektiğinde canı pahasına vatana feda olmaktır.

Sanmıyorum ki yeryüzünde öz yurdunu bu kadar çok seven başka bir millet daha bulunsun. Biz okuryazarlar da bu necip milletin fertleri olarak oradan oraya koşuşturmaktan vakit bulup kendi cephemizde mevzilenemiyor, savunma hattımızı çoğu zaman boş bırakıyoruz.

Örneğin sadece yapmamız gerektiği için, asla aidiyet duyamayacağımız bir miting alanında bulunabiliyoruz. Coşkulu ama sığ sloganlarla kendinden geçen kitleye ait olmasak da orda durmamız gerekiyorsa orada duruyoruz.

17-25 Aralıkta, iç cebimde Hakan Albayrak’ın köşe yazısı, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kapısından girerken hiç tereddüt etmemiştim. Henüz birkaç ay önce Mısır’da yaşanan darbenin ve Rabia Meydanı olaylarının da etkisiyle, “İrademi darbe sabahı meydanlarda savunmak zorunda kalmamak için buradayım.” dediğimi çok net hatırlıyorum.

Kapı kapı broşür dağıtmak ne kadar zul geldiyse de “Mehmet Akif karış karış Anadolu’yu dolaştı, ondan daha mı çok şahsiyetlisin?” demiştim kendi kendime.

Tarafında durduğum taraf kazanmıştı ama mahalli seçimler bittiğinde kazanmak ya da kaybetmek artık anlam ifade etmediğinden bir daha geri dönmemek üzere o kapıdan çıkmıştım.

O günden bu yana dört yıl geçti ama biz cepheden cepheye dolaşmaktan dönüp kendi siperimize bakamadık bile. Okuryazarlar olarak kendi mesuliyetimiz olan entelektüel sorumluluklarımızı oldukça fazla ihmal ettik, ediyoruz.

Biz okuryazarlar kendi meselelerimizi artık daha fazla ihmal edemeyiz. Unutulmamalı ki okçular tepesinde yaşananlar, bir varoluş mücadelesinin seyrini değiştirmişti. Kimimiz ganimet için kimimiz ise başka sebeplerden cephemizi terk ettik. Ve geride mücadele eden bir avuç yiğit kaldı. Onlar da düşerse nice olur halimiz?

Bizim cephemiz işte tam da burası, bu sayfalar. Siyasi cedelleşmeler yerine entelektüel sohbetler, siyasi mitingler yerine anlamlı konferanslar… Bir ordunun top ve mermileri, bir siyasi partinin motto ve sloganları var ise bizim de kelime ve kavramlarımız var.

Nasıl 15 Temmuz’da sokaklarda ve havalimanlarındaysak, yine gerektiğinde gereken yerde bulunacağız ancak şu an en gerekli yer kendi cephemiz:

Kültür, sanat ve entelejansiya…

Kültürle sanatı birleştiren şey o toplumda yaşayan gelenektir. Kültür geleneklerle var olur, sanat ise kültürden doğar. Bütün gelenekler imgeseldir. Bu nedenle de nitelikli sanat üretimi hakim imge bilgisiyle mümkündür.

Kültürün nesnesi imge, aklın nesnesi kavramdır. Kültür ve imge ne kadar mahalli ise akıl ve kavram da o denli evrenseldir. Denildiği gibi, aklın yolu birdir. Ve mahalli olan kültürü evrensel aklın bir rakibi saymak son derece kusurludur.

Cumhuriyet Aydınlamasında evrensel olan akıl bir giyotin gibi kullanılarak yerel olan kültürün üzerine indirildi. Bunun zıttı örnekler de yaşanıyor; yerel olan kültüre kati bir taassupla sarılınıp evrensel aklın reddedilmesi gibi…

Cumhuriyet Aydınlanması örneği, yerel olan kültüre saygı konusunda maalesef kötü verilmiş bir imtihandı. Ancak buna rağmen o yıllarında “Mabet Bekçiliği” yapan Cemil Meriç gibi namuslu aydınlar da vardı.

Bugün ise son derece iyi niyetle bile olsa, mahalli kültüre sarılarak evrensel aklı dışlamak gibi bir eğilimle karşı karşıyayız.

Biz okuryazarlara burada düşen görev, mahalli olanla evrensel olanı ayırt etmek, tanımlamak ve tasnif etmektir. Bizler, okuduklarımızı bu gözle okumalı, yazdıklarımızı bu bilinçle üretmeliyiz.

Bu bağlamda kavram ve kültür ayrımında ilk tanıma ve tanımlama sürecine, doğru-yanlış ve güzel-çirkin zıtlarıyla başlayabiliriz.

Kavram ne kadar mühimse imge de o denli önemlidir. Netice itibariyle ürettiğimiz şeyleri de aslında yine bir imgelem olan dil vasıtasıyla ifade etmekten başka seçeneğimiz yok.

Bizler kavramları doğru tanımakla mesul olduğumuz kadar, doğru ifade etmekte de mahir olmalıyız.

İmgesel olan muhayyel, kavramsal olan ussaldır. İmge muhayyeldeyse kavram ustadır; kavram, aklın ustasıdır.

Ustalara selam olsun…