BATI MODELİ ÇÖKMÜŞTÜR

Yazar: PANKAJ MISHRA [1]

Mütercim: MUHAMMED YÂSİR OKUMUŞ [2]

bati-modeli-cokmustur

By Phillip Maiwald (Nikopol) (Yükleyenin kendi çalışması) [GFDL (http://www.gnu.org/copyleft/fdl.html) or CC BY-SA 3.0 (https://creativecommons.org/licenses/by-sa/3.0)], via Wikimedia Commons

John Micklethwait ve Adrian Wooldridge’in The Fourth Revolution isimli yeni kitabına göre “21. Yüzyıl, batı modelinin şimdiye kadarki en kokuşmuş yüzyılı.” Uzun yıllar batı dışındaki dünyanın yalnızca batı reçetesiyle zenginlik ve istikrar yakalayabileceğini savunan İngiliz liberalizminin bayrağını taşıyan Economist’in iki editöründen gelen olağandışı bir kabuldür bu. Bu kabul, bugün batı modelini çalışmaz kılan patolojilerin 20. yüzyılı da mahvettiği gerçeğini neredeyse gizler ve bu modelin ateşli savunucularının yolunu şaşırtır. Bu yüzyılı insanlık tarihindeki en şiddetli yüzyıl olarak pazarlamak, Amerikan teolog Reinhold Niebuhr’un Soğuk Savaş’ın zirvesinde “kültürümüzün son derece şarta bağlı kazanımlarını, insan varlığının son şekli ve normu olarak gören” diye bahsettiği “batı uygarlığının kibar fanatikleri” açısından iyi bir reklam değildi.

Niebuhr, yüzyılı aşkındır dünya görüşümüzü renklendiren, ulus-devlet ve liberal demokrasi gibi batılı kurumların zamanla dünyaya yayılacağı, endüstriyel kapitalizm tarafından yaratılan arzulanan orta sınıfların hesap verebilir, temsili ve istikrarlı hükümetleri getireceği, kısacası her toplumun batınınki gibi evrimleşeceği şeklindeki köktenci inancı eleştiriyordu. “İlerlemeyi” sadece batınınki gibi bir gelişme olarak tanımlayan bu teleolojik görüşü eleştirenler onun mutlakçılığını uzun zamandır algılamaktadır. Seküler liberalizm, Rus düşünür Alexander Herzen’in 1862 gibi erken bir tarihte uyardığı gibi “kilisesi diğer dünyadan değil de bu dünyadan olmasına rağmen son dindir.” Bu dinin, Economist tarafından uzunca zamandır savunulan paranın, malların, istihdamın ve insanların özgürce dolaştığı 19. yüzyıl batılılaşmış dünya rüyasından, Henry Luce’nin serbest ticaretin “Amerikan yüzyılı” ilanına ve “modernleşme teorisi” (Amerikan soğuk savaşçılarının post kolonyal dünyayı baştan çıkartıp komünistlerden uzaklaştırması) tarzı devrimine ve nihayet kademeli tüketici kapitalizmi ve demokrasi alternatifine kadar birçok varsayımsal papası ve genelgeleri oldu.

1989’da komünist rejimlerin yıkılması Niebuhr’un yumuşak başlı fanatiklerini daha da yüreklendirdi. Eski Marksist teoloji Francis Fukuyama’nın etkili “tarihin sonu” tezinde yok sayılmamış aksine yenilenmişti ve Thomas Friedman gibi küreselleşmeye ahmakçasına iyimser yaklaşanlar tarafından dünya çapında zenginlik ve istikrara doğru kaçınılmaz yürüyüşe ilişkin daha büyük teoriler satılmaya başlanmıştı. New York Times köşe yazarı, McDonald’s hamburgerleri tüketebilecek kadar ayrıcalıklı insanların birbirleriyle savaşa girmeyeceğini savunarak; modası geçmiş Avrupa merkezciliği, Eylül 2001 öncesi yüzyılda Amerika’nın kesintisiz iyi şansından ve karşı çıkılmamış gücünden kaynaklanan Amerikan “yapabilirimciliği” [Orijinal kavram: can-doism] ile karıştırmada yalnız değildi.

11 Eylül terör saldırıları, para ve tüketim ile küreselleşen dünya kutlamalarını kısa süreliğine kesintiye uğrattı. Ancak naif zihinlerin uğradığı şok, soğuk savaşın “özgür” ve “özgür olmayan” dünyalar karşıtlığındaki ikili düşünme biçimine dayalı entelektüel alışkanlıklarını daha da güçlendirdi ve eski bir sanrıyı yeniden ikiye katladı: modernleşme teorisyenleri tarafından kapitalizmin yararlanıcılarının kaçınılmaz tercihi olarak düşünülen liberal demokrasi, boyun eğmeyen toplumlara zorla aşılanabilirdi. “İslamofaşizme” karşı yeni bir “uzun mücadele” çağrısı komünizme karşı koymanın ideolojik kesinliğini kaçıran çok sayıda miadı dolmuş soğuk savaşçıyı uyandırdı. Entelektüel narsisizm, iktisadi gücün batıdan kaymaya başladığının farkına varılmasıyla -çoğu zaman derinleşerek- hayatta kalmayı başardı. Niall Ferguson’a göre ne de olsa “kapitalizme sahip olan” Çinliler artık “batı uygulamalarını indiriyor” idi. 2008’in sonlarına doğru Fareed Zakaria çokça atıf alan kitabında [Mishra’nın bahsettiği kitap 2008 yılında yayımlanan The Post American World olsa gerek. ç.n.] Post-Amerikan Dünyayı “diğer ülkelerin yükselişi Amerikan fikir ve eylemlerinin sonucudur” ve “dünya Amerika’nın yolundan gidiyor” diyerek “daha açık, pazar dostu ve demokratik hale gelen” ülkelerle tanımlıyordu.

Alevler İçinde Bir Dünya

Son aylarda birbiri ardına gerçekleşen olaylar, bu tür derinliksiz anlatıları ortaya çıkardı. Çin, her ne kadar pazar dostu olsa da, demokrasiden hiç olmadığı kadar uzak görünüyor. Rusya’da serbest piyasa kapitalizmi deneyi, Rus üstünlüğüne inanan mesiyanik bir inançla kleptokratik (hırsızlığa dayalı) bir rejimi güçlendirdi. Otoriter liderler, demokratik olmayan tepkiler ve aşırı sağcılık, Hindistan, İsrail, Sri Lanka, Tayland ve Türkiye gibi görünüşte demokratik ülkelerin bile siyasetini tanımlamaktadır.

Özellikle bu yaz yaşanan acımasızlıklar batıdaki siyasi ve medya elitlerini hayrete ve gerçek anlamda umutsuz klişelere düşürdü. Bunların fikirlerinin olağanüstü hegemonik gücü, dünya hala Amerika’nın yolundan gidiyormuş gibi gösterilme imkânı varken, radikal imtihanlardan kaçmalarına yardımcı oldu. Fakat bunların arz ettiği, dünyanın geri kalanını yeniden inşa etmeye imkân sağlayacak şekilde idealize edilmiş batı imajına soldan veya sağdan, batıdan veya doğudan pek çok eleştirmen tarafından mütemadiyen meydan okundu.

Herzen daha 19. yüzyılda “bizim Batı Avrupa’ya has bilindik umursamazlığımız büyük zararlar üretecek, ırksal nefret ve kanlı çarpışmalar doğuracaktır” diyerek uyarıyordu. Herzen, Rusya’nın yalnızca batılı kurum ve ideolojileri özenle taklit ederek ilerleyebileceğine inanan “Batılılaştırıcı” liberallere kuşkuyla yaklaşıyordu. Uzun sürgün yıllarında Avrupa’ya dair yakın tecrübesi ve bilgisi Avrupa’nın hâkimiyetinin “ilerleme” manasına gelmediğine, abartılı bir şiddetin ardından vasıl olduğuna ve entelektüel ve kişisel aldatmalarla desteklendiğine ikna olmuştu. Kültürel çoğulculuğa inanan Herzen, bugünün batılılaştırmacılarının nadiren fark ettiği bir soruyu sordu: “Batı Avrupa ülkelerinden tamamen farklı şartlar altında kendi yaşam unsurlarıyla, kendi yöntemleriyle gelişen bir ulus, neden sonunun nereye çıkacağını bile bile Avrupa’nın geçmişini yaşamalı?”

Herzen’in Avrupa ilerlemesini desteklemek olarak gördüğü vahşiliğin bir sonraki yüzyılda tarihin en büyük kıyımının sadece başlangıcı olduğu ortaya çıktı: iki dünya savaşı ve milyonlarca kurbanı olan acımasız etnik temizlik. Mamafih, Avrupa ilerlemesini taklit etme zorunluluğu 20. yüzyılın ortalarında Avrupa imparatorluklarının harabelerinden çıkan pek çok ulus devletin yönetici elitleri tarafından sahiplenildi ve bu, fantastik bir batı tarzı zenginlik ve güç arzusunu başlattı. Bugün, liberal demokrasi ve kapitalizmin beraberce yönetmesi beklenilen dünyayı ırksal nefret ve kanlı çarpışmalar yıkıma uğratıyor.

Burası, Niebuhr’un örtülü olarak “batının tesadüfi kazanımları” dediği şeyi yeniden sorgulamayı ve batı dışının çeşitli tarihçelerine yakından bakmayı gerektirir. Aksine, mevcut krize verilen en yaygın tepki Batı zayıflığından kaynaklanan umutsuzluk ve “tek süper gücün” ve “olmazsa olmaz milletin” başkanı Barack Obama’nın bu krizi çözmek için ne yapması gerektiği hırçınlığıdır. Prospect en son sayısının kapağında Vietnam’dan Irak’a kadar pek çok kanlı fiyaskonun suç ortağı olmasına rağmen bazı şaşkınlar nezdinde sabit fikirli realizmin pirlerinden biri olarak sahneye çıkması engellenemeyen Henry Kissinger’ın resmi ile birlikte “Batı kazanacak mı?” sorusunun altını içkin bir mahzunluk ile çiziyor.

Robert Kagan Eylül ayının başında Wall Street Journal’da, Amerika’nın, başka hiçbir dilden anlamayan 20. Yüzyıl Almanya’sı, Japonya’sı ve bugünün Putin Rusya’sı gibi liberal modernliğin düşmanlarına karşı sert güç kullanmaya mahkûm olduğu şeklindeki cüretkâr neo-muhafazakâr inancı yayıyordu. Kagan, Birleşik Devletler’in Rusya’ya karşı sert gücün hangi biçimini kullanması gerektiğini söylemiyor; Almanya’yı bombalamak, Japonya’yı nükleer silahla vurmak ya da Vietnam’a nepalm bombaları atmak gibi bir sert güç mü, yoksa Irak’ta tezahüratını yaptığı şok ve dehşet harekâtı daha iyi bir yöntem mi? New York Times’tan Roger Cohen ise “koloni kökenli nüfusu olan Avrupa ulusları genelde özgürlük, demokrasi, hukukun egemenliği değerlerini kutlayamıyorlar” derken daha ılımlı bir medeniyetler çatışması söylemi vaz ediyor.

Batı’nın küresel olayları şekillendirip bunun için kendisini sonsuza dek tebrik etme kapasitesine iflah olmaz biçimde inananlar 1989’da bile, 20. Yüzyılın liberal demokrasi ile faşizm ve komünizm gibi totaliter ideolojiler arasındaki savaşla tanımlandığı şeklindeki demode varsayımına tutulmuşlardı. Bunların büyük ölçüde batı içi bu meseleye takıntısı 20. yüzyılın en önemli olayının dekolonilzasyon ve Asya ve Afrika’da kurulan yeni ulus devletler olduğu gerçeğinin üzerini örttü. Liberal demokrasilerin sömürgelerindeki tebaa tarafından acımasız emperyalistler olarak algıladığı gerçeğini görmediler.

Yüksek seviyede soyutlanma ve ulus devletleri Soğuk Savaş dönemindeki gibi yalnızca bloklar ve süper bloklar olarak ele alma lüksüne sahip insanlar için Asya’nın ve Afrika’nın yeni hayali topluluklarının doğası gereği devlet inşasının ve ekonomik gelişmenin gerilimlerini ve sınırlarını tutabilecek kadar güçlü ve uyumlu olup olmadıklarını incelemek çok zahmetliydi. Eğer gerçekten bu karmaşıklık ve tezatlar ile yüzleşme riskini alabilselerdi, batı çizgisinde zengin ve güçlü bir ulus devlet olma dürtüsünün ilk olarak Rusya, Almanya ve Japonya’da önce düzen getirdiğini, sonra düzeni bozduğunu ve günümüzde sömürge sonrası dünyasının geniş bir kesimini kanlı çatışmalara sürüklediğini öğrenirlerdi.

Tarihin Uzun Vadeli Kaybedenleri

Tıpkı Herzen’in korktuğu gibi, açıkça muzaffer olan batı modelini taklit etme cazibesi her zaman onu reddetme isteğinden daha büyüktü. Batı Avrupa’nın küçücük ülkelerinin hakimiyeti altında ezilen Asya ve Afrika’nın eski ve tecrübeli toplumlarının çoğu için insanların, ulus devlet ve sanayileşmiş ekonomi gibi yeni Avrupa organizasyonlarıyla benzeri görülmemiş bir kolektif gücü bir araya getirebileceği açıktı. Avrupa’nın çoğu bu sert dersi ilk kez Napolyon’un fethedici ordusundan siyasi ve askeri yenilikle öğrendi. Napolyon savaşlarından sonraki yüzyılda Avrupa toplumları genelde iç ve dış düşmanlar yaratarak nasıl verimli bir modern ordu, teknoloji, demiryolları, kara yolları, yargı ve eğitim sistemleri kuracaklarını, aidiyet ve birliktelik duygusu yaratacaklarını öğrendiler.

Eugen Weber’in klasik kitabı Peasants into Frenchmen’da (1976) [Türkçe tercümesi: Köylülerden Fransızlara, Heretik Yayıncılık, Ankara: 2017. ç.n.] gösterdiği gibi bu Fransa’nın kendisinde bile tekdüze vahşi bir süreçti. Avrupa’nın çoğu geniş mülksüzleştirme, bölgesel dil ve kültürlerin yıkımı ve antisemitizm gibi antik önyargıların kurumsallaşmasından acı çekti. Ruskin’den Kierkegaard’a kadar 19. yüzyılın en duyarlı akılları bu modernleşmeden irkildiler; onun en karanlık tarafını, Asya ve Afrika’daki açgözlü Avrupa sömürgeciliğini bilmeseler de. 1940’lara gelindiğinde, Avrupa’da rekabet halindeki milliyetçilikler dini ve etnik azınlıklara karşı insanlık tarihinin gördüğü en kirli savaş ve suçları işlediler. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa devletleri Amerikan himayesi ve Soğuk Savaş baskıları altında daha az muhalefet içeren politik ve ekonomik ilişkiler hayal etmeye zorlandılar ki, bu da Avrupa Birliği’nin doğuşuyla sonuçlandı.

Fakat Asya ve Afrika’nın yeni ulus devletleri etnik ve dini çeşitliliği ve eski yaşam biçimlerini hor görerek modernliğe doğru endişe verici seyahatlerine başlamışlardı. Batı tarzı kurumlarda eğitim alan Asyalı ve Afrikalılar Avrupa’nın toplumlarındaki hâkimiyetine içerleseler de geleneksel elitlerinden ümitlerini kesmişlerdi. Gerçek güç ve egemenliği, beyaz adamın dünyasında kendileri ve insanları için güç, eşitlik ve izzet bulma şansı yakalayabilmek için güçlü ulus devletlerin dünyasında aradılar. Çin’in Mao Zedong’u ve Türkiye’nin Mustafa Kemal Atatürk’ü, hatta İran’ın demokratik olarak seçilmiş başbakanı Muhammed Musaddık’ı bu arayışta batılı toplumsal hareket ve devlet inşası modelini benimsediler.

İşte o zaman, Cambridge’li tarihçi Christopher Bayly’nin The Birth of the Modern World kitabında yazdığı gibi Avrupa ve Amerika’nın “dünyanın ekonomileri ve insanları” üzerindeki hâkimiyeti, insanlığın büyük bir kısmını “uzun vadede, kaynaklar ve haysiyet için verilen mücadeleyi kaybedenlere” çevirdi. Buna rağmen, sosyalist ve seküler olma eğilimdeki Asya ve Afrika’nın ilk milliyetçi ikonlarının (Atatürk, Nehru, Nasser, Nkrumah, Mao ve Sukarno) açıkça tanımlanmış amacı batıyı yakalamaktı. Batı dışının yeni yönetici sınıfları sosyoekonomik geleceklerini tanımlamada Marx’tan ziyade McKinsey’e baktılar, fakat meşruiyetlerinin temelini teşkil eden ülkelerini batıya yaklaştıran ve Avrupai ve Amerikan yaşam standartlarına eriştiren “modernleştiriciler” olmayı değiştirmeye cesaret edemediler. Moderniteye geç kalanlar ve küresel kapitalizm için korumacı sosyalizmi çöpe atanların yine zamanlamayı tutturamadıkları ortaya çıktı.

21. yüzyılda sosyalizm ve kapitalizm gibi batılı ideolojilerle ilerlenebileceğini söyleyen eski büyü ciddi biçimde bozuldu. Eğer alevler içindeki bir dünya yüzünden dehşete düşüp küçük dilimizi yuttuysak bunun sebebi ekonomik büyüme ivme kazandıkça Asya ve Afrika toplumlarının Avrupa gibi daha seküler ve araçsal olarak rasyonel olacağı, sosyalizmin ölüp gömülmesiyle serbest piyasaların hızlı ekonomik büyüme ve dünya çapında zenginlik getireceği şeklindeki gösteriş ve yanılgılarla yaşıyor oluşumuzdur. Bu alt üst olmuş Hegelci fantezilerin gizlediği, batı “ilerlemesinin” dinamikleri ve özgün özelliklerinin batı dışında uygulanamadığı ve uygulanamayacağı gerçeğidir.

Avrupa’nın 19. yüzyıl başarısını sağlayan şartlar –küçük, görece homojen nüfuslar, ya da fazla nüfusu dışarıya asker, tüccar veya misyoner olarak gönderme kabiliyeti- Asya ve Afrika’nın büyük ve kalabalık ülkelerinde yoktu. Dahası, Basil Davidson’ın The Black Man’s Burden: Africa and the Curse of the Nation-State kitabında savunduğu üzere, emperyalizm batı tarzı ekonomik gelişimi kovalamak için bunları imkânlardan mahrum bıraktı, yüzyıllar içerisinde kendi uygulanabilir siyasi birlikleri ve sosyal yapıları içerisinde gelişen bu toplumlara yıkıcı ideolojiler ve kurumlar da dayattı.

Batının bugün bile dünya çapında fütursuzca ihraç edilen başarılı formülleri görünmeyen ıstıraplara sebep oluyor. 19. yüzyıl sömürgecileri için sonsuz kaynakları olan ülkelerde biçilen kaftan, Hindistan, Çin ve modern dünyaya geç kalmış diğer ülkelerde istikrarlı bir gelecek vadedemez, yalnızca bu toprakları sömürgeleştirir ve buraların yerli insanlarını değerli mal ve kaynak bulmak için yok eder.

Sonuç bitmez tükenmez isyanlar ve karşı isyanlar, savaşlar ve katliamlar, Hindistan’daki Maocu gerillalar ve Tibet’teki kendini yakan keşişler gibi anakronizm ve tuhaflıklar, işsiz ve çalıştırılamaz gençliğin aşırıcı örgütlere artan ilgisi ve binlerce umutsuz Asyalı ve Afrikalıyı başarılı modernliğin merkezi olarak gördükleri yere götüren riskli yolculuğa kışkırtan sonsuz bedbahtlık.

Batı dışı dünyada dinin endüstriyel kapitalizmin gücü altında ezilmesi ya da liberal demokrasinin en sadık sabotajcılarının yeni orta sınıflardan çıkması sürpriz olmamalı. Batı Avrupa ve Birleşik Devletler’in siyasal ve ekonomik kurum ve ideolojileri kilise otoritesine karşı isyan, sanayi yenilikleri, sömürgeci fetihle pekiştirilen kapitalist konsolidasyon gibi başka yerlerde görülmeyecek spesifik olaylar tarafından oluşturulmuştur. Bu yüzden din –sadece İslam, Hinduizm, Yahudilik ve Rus Ortodoksluğu değil, Budizm gibi sessiz dinler de dâhil- aslında devlet gücünden ayrılmıyor onunla ittifak kuruyor. Hindistan, Tayland, Türkiye ya da Mısır’da orta sınıflar otoriter liderleri ve üniformalı despotları hukukun egemenliğinden ve sosyal adaletten daha çok sevmektedirler.

Öte yandan batılı ideologlar Soğuk Savaş’tan önce “demokratik” batının yükselişini absürtçe güzellediler. Üstün ahlaki erdemi savunan komünizme karşı uzun süren mücadele amaca uygun birçok aldatmacayı gerektiriyordu. Böylece yüzyıllar süren iç savaş, sömürge işgali, vahşi sömürü ve soykırım, batının modern dünyayı nasıl oluşturduğunu ve liberal demokrasileriyle nasıl herkesin kendileri gibi olması gerektiği üstün insanlar haline geldiklerini aktaran anlatılardan çıkarıldı. James Baldwin’in 1963’te uyardığı üzere, “Bütün batı ulusları bir yalana tutuldular, kendilerinin yapmacık hümanizmi yalanına. Bu, tarihlerinin ahlaki gerekçesinin olmadığı ve batının ahlaki otoritesinin olmadığını anlamına geliyor.” Bir Afrikalı Amerikalının kolayca imha ettiği bu aldatmaca, soğuk savaşın bitiminden uzun süre sonra dahi siyasi destek ve entelektüel saygınlık için ne yazık ki devam etmiştir.

Nitekim Economist’in editörleri The Fourth Revolution’da modern ulus devlete yol açan batının kendisindeki toplu katliam tarihini yuvarlamaktır: 17. yüzyılın din savaşları, Fransız Devrimi terörü, Napolyon savaşları, Fransız-Prusya savaşları, İtalyan birleşme savaşları ve diğerleri. Batının modern dünyayı nasıl kurduğu hakkında popüler açıklamalar satan ana akım Anglo Amerikan yazarlar batının sömürgecilikte, kölelikte ve ödünç işçilikteki avantajıyla ilgili entelektüel kaçamak ve kayıtsızlık arasında gidip gelirler. Ferguson “Ucuz ve muhtemelen yeterince çalıştırılamayan Asya işgücünün kauçuk ve altın kazmak için harekete geçirilmesi, ekonomik değere sahip değilmiş gibi davranamayız.” der. Economist’te yakın zamanda yayınlanan kapitalizm ve kölelik arasındaki sözleşmenin tarihi hakkındaki değerlendirme kitapta “neredeyse her siyahinin kurban”, “her beyazın da zalim” olduğu söylemini protesto eder.

Batı ile dünyanın geri kalanı arasındaki “yakınlaşmaya” dair heyecanlı öngörülerinde haddinden fazla gerçekliğe tahammül edemeyen Davos ricali için tarih -anlaşılabilir biçimde- “dengelenmelidir”. Ancak batıdaki “ilerlemenin”  devasa maliyetlerini gizlemek, bugün dünyadaki büyük çaplı şiddet olaylarının çoğalmasını zapt etmeyi bırakın, açıklama imkânını dahi ortadan kaldırıyor. Bahaneler, kısıtlamalar ve düpedüz sahtekârlıklar, zamanla batı ve batı dışı hakkında büyük bir kusurlu bilgi – Herzen’in haklı olarak tehlikesinden korktuğu bir cehalet- deposuyla sonuçlandı. Bu çarpık geçmişten türeyen kısır ve yanıltıcı fikirler ve varsayımlar, günümüzde batılı devlet adamlarının konuşmalarını, düşünce kuruluşu raporlarını ve gazete yorumlarını şekillendirirken, sayısız yandaş köşe yazarına, TV bilgesine ve terör uzmanına malzeme sunuyor.

İlerlemenin Bedeli

Fransız antikomünist Raymond Aron’un Progress and Disillusion (1968) ve The Opium of the Intellectuals (1955) kitaplarında gösterdiği üzere, Batının üstünlüğü inancı dünyanın geri kalanında işkenceye dönüşmüş modernleşme sürecini anlamaya her zaman engel teşkil etmiyordu. Aron, batının modern dünyayı siyasi ve ekonomik yenilikleri ve maddi hedefleri ile yarattığına inanıyordu, fakat bu gerçeğin modern dünya için neye işaret ettiğini incelemekten kaçmadı. Ona göre, batı toplumları için geçen yüzyılın büyük bölümünde modernite arayışından kaynaklanan çatışmaları ve çelişkileri idare etmek yeterince zordu. Yalnızca sanayi toplumları maddi koşulları iyileştirmeyi ve sosyal ve ekonomik eşitlik ölçütlerini ortaya koymayı başarmış görünüyordu; fakat sosyal huzursuzluğun üstesinden gelen eşitlik vaadinin yerine getirilmesi gittikçe zorlaşıyordu çünkü uzmanlaşma yeni hiyerarşileri üretmeye devam etti.

Batı’nın bazı kesimleri, hem arzulanan malları hem de bunları elde etme araçlarını üreten bir piyasa ekonomisine, işçilerin daha yüksek ücret talep etmesini sağlayan örgütlü emeğe ve iktidarları yönetime karşı hesap vermeye iten politik özgürlüğe bağlı olarak maddi eşitsizliklerin bir miktar azalmasını başarmıştır. Bazı batılı ülkeler aynı zamanda -vahşice de olsa- doğru bir sıralama ile köylüleri vatandaşa dönüştürmeye çalışmadan önce dirençli devletler kurmayı başardılar. (1860 yılında İtalyan milliyetçi Massimo d’Azeglio ünlü sözünü söyledi: “İtalya’yı yarattık, şimdi de İtalyanları yaratmalıyız.”) Ayrıca en başarılı Avrupa devletleri, demokratik hakları zaman içinde nüfuslarının çoğunluğuna vermeden önce bir miktar ekonomik büyüme kaydettiler. Aron, “Hiçbir Avrupa ülkesi Hindistan ve Çin’in şu anda tecrübe ettiği ekonomik gelişme safhasını temsili ve demokratik bir rejim altında geçirmedi” dedi. The Opium of the Intellectuals’ta Avrupa’nın hiçbir yerinde “endüstriyel nüfusun hızla büyüdüğü uzun yıllar boyunca, banliyöler üzerinde fabrika bacaları belirirken, demiryolları ve köprüler inşa edilirken kişisel özgürlükler, evrensel oy kullanma hakkı ve parlamenter sistem bir arada değildi.” yazmıştı.

Bununla birlikte, batı dışındaki ülkeler, güçlü ulus devletler ve canlı ekonomiler kurma ile henüz siyasallaşmış insanların onur ve eşitlik taleplerine cevap vermenin zorlu görevleriyle eşzamanlı olarak karşılaştı. Bu, “henüz feodal yoksulluktan çıkmamış” yerlere batının başarı ölçütleri ve başarı tekniklerinin ithal edilmesini emsalsiz ve vahim bir tecrübe kıldı. Aron 1950’lerde Asya ve Afrika’yı dolaşırken, otoriterlik ve karanlık bir kaos potansiyelini fark etti.

Eski geleneksel otorite kaynaklarını kaybeden toplumlar seküler ve materyalist bir ahlakla yeni ulus-devletler ve endüstri ekonomileri inşa etme serüvenine başladıklarında önlerinde pek fazla siyasi tercih yoktu. “Bireyler ve arzuları” tarafından oluşturulan bu rasyonalize edilmiş toplumlar, toplumsal ve siyasi fikir birliğine ya kendileri varmak zorunda kaldılar ya da güçlü bir aktör bunu onlara dayattı. Başarısızlık onları şiddetli anarşiye götürürdü.

Aron bayağı bir yapabilirimci [Orijinal kavram: can-doist] değildi. Tekrarlanamaz bir ulusal başarının kısa geçmişinin ürünü olan Amerikan bireyciliği ona göre, “sınırsız iyimserliği yaymakta, geçmişi karalamakta ve kendi içinde kolektif birliği tahrip eden kurumların benimsenmesini teşvik etmektedir”. Ayrıca, “insanların nihai özgürlük adına en katı disipline girmesini” gerektiren kan dökmüş Fransız devrimci geleneğinin -ki en son örneği IŞİD ve onun terör saltanatıyla ütopik bir “İslam Devleti” kurma girişimidir- partizanı da değildi.

Kuşatma altındaki devlet

Aron’un 20. yüzyılın ortalarında ortaya çıkan birçok ulus devlete uygulanan karamsar analizi, ancak 1989’dan beri dünya çapında liberal demokrasinin kapitalizmle birlikte yükselişinin rüyasını görenleri utandırabilir. Gerçekten de, Avrupa totalitarizmlerinin yükselmesinden çok önce, acil devlet kurma ve hızlı ve yüksek ekonomik büyüme arayışı, bireysel özgürlükleri Japonya’da güvencesiz bir varoluşa mahkûm etmiştir. Singapur, Tayvan, Malezya ve Güney Kore, gelişen kapitalist bir ekonominin her zaman demokratik hakların inkârıyla uyumlu olduğunu 1945’ten sonra göstermeye devam etti.

Çin son zamanlarda liberal demokrasiyi kucaklamaksızın kapitalist modernitenin bir çeşidini edinmiştir. Türkiye şimdi düzenli seçimler kadar ekonomik büyümeye de sahiptir, ancak bunlar ülkeyi uzun yıllardır süren otoriter yönetimden uzaklaştırmadı. Bununla birlikte Türkiye, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıntılarından modern bir devlet kurma konusunda görece şanslı olabilir. Kargaşa, Myanmar ve Pakistan gibi yeterince düşünülmemiş ve hararetle kurgulanmış birçok yeni ulusun kaderi idi; zayıf devlet yapıları ve parçalanmış sivil toplumları, muhalif azınlıklardan ve dini fanatiklerden gelen zorlukları ortadan kaldırırken onları daima sivil ve askeri despotlar arasında gidip gelmeye mahkûm etti. Arap Baharına kadar, acımasız despotlar Osmanlı İmparatorluğu’ndan doğan ulus devletlerde mezhepsel husumetleri kapatıyorlardı. Bugün Irak, Libya ve Suriye’nin parçalanmasının gösterdiği gibi despotizm, militan hoşnutsuzluğa karşı bir siper olmanın ötesinde, bunu körükleyen etkili bir kazandır.

Popüler milliyetçi devrimlerden sonra saygın devlet yapılarını yeniden inşa etmeyi başaran Çin, Vietnam ve İran gibi ülkeler, Tayland gibi geleneksel monarşi veya Irak ve Suriye gibi bütünüyle yapay ulus devletler ile karşılaştırıldığında istikrarlı ve tutarlı görünüyorlar. Humeyni ve Mao tarafından kurulan kanlı rejimler biraz da çekirdek milliyetçi ideolojilerinin tebaaları tarafından onaylanması sayesinde Kore ve İran-Irak savaşları, Kültür Devrimi ve kardeş kanı dökülmesi gibi korkunç iç ve dış çatışmalardan kurtuldular.

Bununla birlikte, 1989’dan bu yana, pek çok ülkede şiddetle elde edilen bu ulusal uzlaşma, yeni bir çeyrek kuşatma altındadır: 20. yüzyılın ortalarında evcilleştirilen bitmeyen ekonomik genişleme ve özel servet yaratımı ideolojisi. 1930’lardaki en sert küresel krizinden sonra kapitalizmin meşruiyeti azaldı ve batı dışı dünyanın çoğunda planlı ve korunmuş ekonomik büyüme sosyal adalet ve cinsiyet eşitliği gibi uçların seçilmiş aracı oldu. Kendi çağımızda, Depresyondan sonra batıda sosyal devlet ve başka yerlerde korumacı ekonomilerle etkisizleştirilen kapitalizmin vahşi formları dizginsiz bir güce dönüştü. Böylece, etnik ve dini azınlıkların ayrılıkçı hareketlerine karşı mücadele veren ulus devletler iç birliklerini kapitalizmin egemen ilkel birikim ve bireysel memnuniyet ahlakı ile iyice sarstılar.

Bir zamanlar dünyanın en eşitlikçi toplumu olan Çin, şimdilerde Birleşik Devletlerden daha fazla eşitsiz –nüfusunun %1’i ulusal servetin üçte birine sahip- ve gittikçe artan toplumsal çelişkilerini komşularına, özellikle Japonya’ya yöneltilen sert milliyetçi bir anlayışla ortadan kaldırmaya eğilimli. Hindistan, Endonezya ve Güney Afrika gibi çoğu resmen demokratik ulus devlet, su, sağlık ve eğitim gibi temel hizmetleri özelleştirme zorunluluğu karşısında (pek çok ülke için sanayisizleşme ve egemenliklerini piyasalara teslim etme de) ulusal uzlaşmalarını korumak için mücadele etti. Zenginlik ve yoksulluğun sınırlarını kaldıran hareketli ve ulus ötesi sermaye, devlet inşasını ve geniş toplumsal ve ekonomik kalkınma gibi orijinal hedefleri ulusal sınırlar içinde neredeyse imkânsız kıldı.

Esasen küresel kapitalizmden faydalanan elitler hâkimiyetlerinin doğal görünmesi için yeni ideolojiler tasarlamışlardı. Böylece, sosyal adalet vadeden ulus devletler olarak kurulan Hindistan ve İsrail, kuruluş ideallerinin muhalif tebaalarını bir “Yahudi devleti” ve “Hindu ulusu”na inanmaya zorlayan neoliberal politikacılar ve çoğunlukçu milliyetçiler birliği tarafından bu ideallerin radikal biçimde yeniden şekillendirildiğini gördüler. Tayland, Myanmar ve Pakistan’daki demagoglar modernitenin ebediyen ertelenen meyvelerinden mahrum bırakılan kızgın ve korkulu insanların tepesinde belirdiler.

Seçkin veya mezhepsel çıkarlarla tanımlanan, birçok ülkede temsili olmayan merkezi devlet, devlet dışı aktörlerin istikrar ve düzen vaatleri ile rekabet etmeye çalışmaktadırlar. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, bedhah Daiş dahi Bağdat’taki Şii egemenliğindeki hükümete öfkeli Sünnilere daha iyi bir yönetim sunmayı iddia ediyor. Keza Orta Hindistan’da geniş toprakları kontrol eden Maocu isyancılar ve hatta Myanmar ve Meksika’daki uyuşturucu kaçakçıları da öyle.

Çatlamış bir Ayna

Fukuyama, “demokratik idealin gücünün” hala uçsuz bucaksız olduğunu iddia ederek, bu sene başında “tarihin sonunda hangi tür toplumun yalan söylediğinden şüphe duymamalıyız” dedi. Fakat ulus-devlet, sosyalizm, kapitalizm ya da liberal demokraside canlandırılan tarihin rasyonel ruhuyla ilgili büyük Hegel teorilerinin devri sona erdi. Kendi karmaşık düzensizliğimize baktığımızda, bunun şu ana kadar yalnızca bir elite peyda olmuş, nihayetinde herkese teşhir edilecek bir önsel ahlaki ve rasyonel düzen ortaya koyduğunu artık kabul edemiyoruz.

O halde bunu nasıl yorumluyoruz? 2006’daki ölümünden önce yazdığı son denemede dünyanın “yayılmacı parçalanmışlığı” [Geertz’in kullandığı ve Mishra’nın atıf yaptığı kavramın İngilizce orijinali: pervasive raggedness. Bkz, Clifford Geertz, Available Light: Anthropological Reflections on Philosophical Topics. ç.n.] üzerine derinlemesine düşünen Amerikan antropolog Clifford Geertz, “daha geniş tutarlılıkların parçalanması… yerel gerçekleri kapsayıcı olanlarla ilişkilendirmeyi… son derece zorlaştırdı.” diyordu. “Genel olan eğer kavranacaksa” diye yazıyordu Geertz, “ve ortaya çıkarılan yeni birlikler, öyle görünüyor ki doğrudan, aynı anda değil de örnekler, farklılıklar, varyasyonlar, ayrıntılar yoluyla, azar azar, vaka vaka kavranmalıdır. Bölünmüş bir dünyada parçalara dikkat etmeliyiz.”

Böyle bir yaklaşım, mutlaka, tarihsel özgüllük ve ayrıntılara, ihtimalin varlığına ve kapitalizmin krizleri karşısında ulus devletlerin giderek derinleşen çelişkilerine daha fazla dikkat edilmesini isteyecektir. Bu, orta sınıfın desteklediği uzun süren despotik yönetimden sonra âdem-i merkeziyetçilik dünyanın en büyük Müslüman ülkesi olan Endonezya’nın istikrara kavuşmasına yardımcı olurken, Afganistan’daki ve Irak’taki ulus inşasının neden felaket derecede başarısız olduğunu sormayı gerektirir. Irak’ın ölüme mahkûm ulus devlet projesini yeniden canlandırarak değil, gücü devreden ve azınlık haklarını garanti altına alan Osmanlı tarzı konfederal kurumlara vasıtasıyla bir miktar istikrar sağlayabileceğini kabul etmeyi gerektirir. Parçalara değinmek, “İslami aşırılıklara” karşı anlamsız ahlaki nutuklara alan bırakmaz: püriten ve ütopyacı gayretlerinde Suriye ve Irak arasında acımasızca ilerleyen İslamcı devrimciler, İslam’ın uzun tarihi boyunca her şeyden çok fanatik seküler Khmer Rouge’a benzer.

Genelin yeniden kavranışı batılı ideologların ve onların batı dışı taklitçilerinin modern dünyayı “yapmaya” devam etme yollarını da anlamayı gerektirir. 1990’lı yıllarda şanssız Rus nüfusuna uygulanan “şok terapisi” ve sonrasında gelen korkunç acılar sahneyi Putin’in mesiyanik Avrasyacılığına hazırladı. Fakat Geertz’in farklılık ve çeşitlilik ısrarı sonrasında, Rusya, Çin ve Hindistan’da milliyetçilerin açıkla ifade ettiği batı hıncı, Tibet, Hindistan, Peru ve Bolivya’daki yerlilerin devlet ve şirketlerin kâr odaklı birliği tarafından acımasız biçimde yoksun bırakma şeklinde tezahür eden yırtıcı modernleşme biçimine karşı başlattığı direnişle bir araya gelemez.

Her halükârda, günümüzde batı tarzı ilerleme şüphecileri, marjinal topluluklardan ve öfkeli bazı çevresel aktivistlerden daha fazlasını içeriyor. Geçtiğimiz ay Economist, IMF verilerine dayanarak gelişmekte olan ekonomilerin -ya da Bayly’nin tarihin “uzun vadeli kaybedenleri” olarak adlandırdığı “insanlığın büyük bölümünün”- batıyı yakalamak için üç yüz yıl beklemek zorunda kalabileceğini söyledi. Economist‘in danışman ve yatırımcıların sevdiği iyimser projeksiyonları kötümser bir biçimde reddeden değerlendirmesine göre hızlı büyümenin son on yılı bir “sapmaydı” ve “milyarlarca insan sadece birkaç yıl önce beklediğinden çok daha fakir olacaktı.”

İmalar ayıltıcı: batı dışı, yalnızca batının şiddetini ve travmasını son derece büyük ölçekte kopyalamakla kalmıyor. Çevreye en şiddetli biçimde zarar verilmesine destek çıksa da –bugün yükselen deniz seviyeleri, düzensiz yağış, kuraklık, azalan hasatlar ve yıkıcı sel baskınlarında görüldüğü gibi-, batı dışının batıya yetişme ihtimali yok.

Bu açmazdan nasıl çıkarız? Batılılaşmanın trajik olarak unutulmaz çelişkilerini keşfedebilmesi Aron’u doğu ve batıda ekonomik büyümenin kendi içinde bir son olduğu methiyesini sorgulayan pek çok düşünürün bulunduğu garip bir topluluğa yönlendirdi. Tabii ki, iyi yaşamı kavramanın diğer yolları en önemli düşünürlerimizde düşünme ile kabaca faydacı bir hesabın -açgözlülüğü kurumsallaştıran, ekonomik değere sahip köleliği kredilendiren ve bireysel özgürlüğü tüketici tercihiyle karıştıran- yer değiştirmesinden çok önce vardı.

Liberal kapitalist “gelişme” fikirlerinin yeniden incelenmesi ve bastırılmış entelektüel geleneklerin araştırılması, laptop başındaki bombacıların caps lock tuşu yeşil renkte parlayan klavyeye basmalarını sağlayan retorik ikilikler (binaries) kadar heyecanlandırıcı ya da gururlandırıcı değil. Aptalca şeyler yapmamak için bilge bir politikaya uymaya çalışan Barack Obama, çeşitli yapabilirimciler tarafından zayıf olduğu için saldırıya uğradığında bir başka açık uçlu savaş başlattı. Açıkçası, 20. yüzyılın başında sonsuza kadar yaşamanın bedelini cömertçe ödeyen Anglo-Amerikan elitleri, liberal demokratik batı en kötü düşmanlarını ezdiğinde asla ortadan kaldıracak zalim bulma sıkıntısı çekmez. Bununla birlikte, geri kalanımızın 21. yüzyılda yaşaması ve bu yüzyılın batı modeli için başka bir çürük haline dönüşmesini engellemesi gerekiyor.


[1] Bu makale 14 Ekim 2014 tarihinde The Guardian’da “The Western Model is Broken” başlığı ile yayımlanmıştır. Makalenin İngilizce orijinali için bkz.: https://www.theguardian.com/world/2014/oct/14/-sp-western-model-broken-pankaj-mishra

[2] Makalede ortaya konulan görüşler yazarın kendisine ait olup, çevirmenin bu görüşleri olduğu gibi onayladığı söylenemez.

Bunu da okuyabilirsiniz...