BALKANLAR’IN GORKİ’Sİ

 EYYÜP DÜZ

istrati

Nice’de boğazını keserek intihar etmeye çalışan birinin üstünden Rolland’a yazılmış isimsiz bir mektup çıkar. Mektup 1921 yılının ocak ayının ilk günlerinde Rolland’a ulaştırılır:

“Okudum ve tanık olduğum üstün yetenek karşısında şaşkına döndüm. Sanki ovada esen yakıcı rüzgârdı. Balkan ülkelerinin yeni bir Gorki’siydi. Onu kurtardılar. Kendisini tanımak istedim. Mektuplaşmaya başladık. Dost oldum.”

Bu mektuplaşma sürecinde Rolland ısrarla yazmasını tembihler. Istrati bundan önce de İsviçre’de hastaneye yatar. O da tıpkı Zweig gibi savaştan kaçıyordu, bir insanın bir başka insanı ezmesi katlanılır bir durum değildi onun için; çünkü Kostake’nin ifadesiyle  “başka çocukların hâlâ koşup oynadıkları bir yaşta bunca acılı saatler yaşayan yüreği(m) artık dayanmıyordu”.

Nice hastanesinden çıkan adama Rolland reçeteyi sunuyordu: “çalışın, ben hayatımı yazmaya borçluyum.” ve ısrarla, 1921 Ocak ayından 1922 Mayıs ayına kadar ikna edilmeye çalışılır. Nihayetinde Villeneuve’nin sesi farklı etkiler yazarımızı: “Madem söyleyecek bir şeyin var, ondan vazgeçmek bir suçtur, tembellik bir utanç!”

178358_frontpage-248x420Bilenler bilir.

40 yaşında ilk kitabı yayımlanır ve tüm kitaplarını tek kelimesini dahi bilmediği Fransızca ile yazar. “…herhangi bir kelime tek ‘m’ ile mi, yoksa çift ‘m’ ile mi yazılır vb. diye günde yüz kez Larousse’a bakarak yazmanın ne demek olduğunu varın siz hesaplayın…”

Bu zorluğa katlanmasının sebebi, savaş üzerine yazdıklarıyla kendisini etkileyen, “Avrupa’nın Vicdanı”(1) Rolland’a olan sevgisiydi. Değil mi ki Rolland gibi bir dinleyici, durma, devam et demişti…

Doğrusu ismini daha önce duymama rağmen onu okumam daha geç zamanlarda nasip oldu. Deyim yerindeyse, belirli bir yazar/kitap hegemonyası ile sürdürülen okuma süreci dikkatlerimize sunuluyordu. Ne ismini sıkça duyduğumuz, okuyan-okumayan herkesin ‘mutlaka oku(malısın)!’ komutundaki yığın haline getirilmiş, anlamı boşaltılmış eserlerin yanında kendine yer buldu, ne de insanları uzun ve büyüleyici cümleleriyle kendinden alan ifadeler kullanıyordu. Anlatımı basitti, dolayısıyla üzerinde durmaya değmezdi.

Peki ama, gerçekten öyle midir?

Anlatılarında her zaman bir sadelik, okuyucuya öykülerin kapısını açar. Bu basitlik birçok büyük yazarda bulamadığımız özelliktir. Adeta basit bir fırça darbesiyle tabloyu sadeliğe kavuşturan usta ressamlar gibidir. Bir çocuğun gözüyle sunulur olaylar. Dünyayı anlama çabasında olanın bir ‘çocuk’ olması aynı zamanda savaşlar çağına bir cevaptır da. Çünkü bencilliğin ürünü olan savaş, ancak bir çocuğun safiyeti ile yok edilebilir.

Zorbalığın, sefaletin, sömürü çarkının kıskacında yaşayan, London’ın yerinde tabiriyle “uçurum insanları”, kitaplarının hamuru olmuştur. Bu insanlar onun sadece hikâye unsurları değildir, hayatıdır da. Anlama çabası içinde olan bir çocuk her zaman bir sorunun peşindedir ve okuyucuyu o soruya muhatap kılar:

“Neden iyiliğin kötülüğe galebe çalması konusunda bu kadar duyarlıyız? Neden namussuzun yenik düşmesinden sevinç duyarız? “

Cevap da, konuların gidişatını belirleyen niteliktedir:

“Çünkü iyi olarak doğmuşuzdur.”

Çok sevdiği Ibrail’de de, Tuna’nın kıyısında da, sefil bir hayata mahkûm eden Baragan’ın Dikenleri’nde de iyinin izini sürer çocuk. Fakat hayır, asıl dikenler(in öyküsü) başkadır:

akdeniz“…Uçsuz bucaksız bir Baragan’a dönüşen şu sabırlı ülkemizin tepesine çöken amansız cüzzamın… Cellat-dikenlerin, çyokoy*’ün öyküsü!.. Bininci kez soruyorum kendi kendime, bir cojan** nasıl oluyor da tinda***sını basan, ense kökünde biten, kanının son damlasını da emen bu dikenlerin eline batışını duyumsamıyor? Nasıl oluyor da kanı beynine sıçramıyor, onu derme çatma kulübesine kovan bu dikeni ateşe vermiyor?”

Kimi edebiyatçılar vardır, bir eseriyle tanınır, kimi bir kahramanıyla özdeşleşmiştir. Kimileri ise seçtiği konularla hafızalarda yer edinmiştir. Başka okuyucuları olmuştur şüphesiz ve her birinin edindiği izlenimler bir diğerinden farklı olabilir. Ama Istrati deyince aklıma hep insanın insandan tecrit edildiği bu zaman diliminde, dost-luğ-un sıcaklığı gelir. Dostluk hissini “Mihail” eserinde en saf ve yalın haliyle duyumsarız. Asıl acınacak insanlar bir dosta sahip olmadan, dahası ondan mahrumiyeti hissetmeden hayat kaygısı taşıyan kadavralardır. “Hey gidi dostluk… Seni açıklamaya falan kalkıştığım yok; türkünü söylemek bana yeter…”

Ne zaman bir kitabını okuyacak olsam, insani bir duygu ile karşı karşıya kalacağımı bilirim. “Zira elektriksiz ve hatta hijyensiz de yaşanabilir ama temiz ruhlar olmadan asla yaşanmaz”

Bahsettiğimiz konuların, daha doğrusu Istrati’nin seçtiği konuların; çıkarların ilişkileri yönlendirdiği, belirlediği bir atmosferde uyarı niteliğinde olduğunu düşünüyorum. Kifayetsiz muhterisler tarafından gerek dünya savaşlarında ve gerek bölgesel savaşlarda tüm insanların kitlesel kıyımlarla felakete sürüklendiği bir ortamda, insana hâlâ dostluğun hatırlatılması bu bakımdan çok önemlidir.

mihail4-min-254x420Kitaplarının yayımlanmaya başlamasıyla bir heyecan yaratır. Yazdıkları ilgiyle karşılanır, alkışlanır. Şark, yine en iyi bildiği şeylerden birini yapmıştır: bir öykücü doğurmuştur. İnandığını yazmaya devam etmiştir ve siyasi tutumunun alkış tutulan çevrelerce beğenilmemesinden dolayı da çok eleştiri toplamaya başlayacaktır. Devrim sonrası durumu yakından görmek için birkaç arkadaşıyla Rusya’ya giderler. Fakat yaşadığı hayal kırıklığını ifade ettikten sonra haddi aşmaması istenir, istenileni yapmayınca bozulur araları yakın çevresiyle. Daha sonra da tahmin edileceği üzere ne dönekliği kalır, ne satılmışlığı ne de hainliği.

Adrien Zoografi  bir öykücüdür  evet, âmâ sadece bir öykücü değildir. O zaman unutulan neydi ki ‘öykü’den bir kaba sığması isteniyordu? Unutulan şey Zoografi’nin aynı zamanda isyan eden bir ruha sahip olduğuydu. Anlatacağı bir şey olan, bu ruhu korumak için tüm imkânları dener ve hiçbir baskılayıcı unsurun gölgesini kabul etmez. Çünkü “söz” onları sorumluluğa taşıyan haysiyettir.

Hikâyesini kaybeden toplum, söz’den yüz çevirerek azığını yitirmiştir. Fakat azığını yitirmek, kendini yitirmektir ve zaten savaşlar artık anlatılardan sarf-ı nazar edilmesinin neticesi değil midir?


(1) Zweig, Rolland için bu ifadeyi kullanır.

*: bir gecede zenginleşmiş uşaklar

**: köle, köylü, kızan

***: sundurma