ATASOY MÜFTÜOĞLU İLE KAVRAMLAR ÜZERİNE – SEKÜLERİZM

Şimdi öncelikle bilinmesi gereken bir şey var: sekülerizm; dini hayatın, düşüncenin/ekonominin/hukukun/siyasetin bütünüyle hayatın ve tarihin dışına çıkarılması ve özel vicdana/hayata/tercihe hapsedilmesi anlamında kullanılıyor. Ya da laiklik kullanılıyor. Sekülerizm bu şeyin genel felsefi bir adı iken; laiklik, şu ya da bu siyasal iktidarın elinde uygulanış biçimi olarak değerlendiriliyor. Sekülerizm onun felsefi genel çerçevesini belirlerken; laiklik daha çok uygulamadaki tezahürlerine ilişkin bir kavram olarak kullanılıyor. Sekülerizmin, endüstrileşme ve modernleşme süreçleri ile birlikte daha çok yoğun olarak ortaya çıktığını biliyoruz. Endüstri toplumunun şekillenmesiyle birlikte ortaya çıkıyor ve oluşturduğu perspektif; dinin geçmişte kalan, geçmişte yaşaması gereken, geçmişle birlikte anılması gereken, bugüne ilişkin herhangi bir öneride bulunma iradesi olmayan, bugüne katkısı olamayacak olan – özellikle toplumsal, siyasal anlamda bugüne bir katkısı olmayacak olan- bir değer sistemi olarak biçimlendiriliyor. Dini inançların yerine de rasyonel/laik/kişisel inançlar konuluyor. Dinden etkilenen bir dünya tasavvurunun mümkün olmayacağına ilişkin bir ideolojik terörizmle de karşı karşıya geliyoruz. Böylece İslam dünyasındaki dini hareketlerin bugün hangi ölçüde yalnızlaştırıldığı/etkisizleştirildiği/çarpıtıldığı/tahrik-tahrif edildiği/manipülasyona ve propagandaya tabi tutulduğunu da böylelikle anlıyoruz. Çünkü, seküler, dini olan hiçbir şeye bu çağda, bu yüzyılda hayat hakkı vermek istemiyor. Yine seküler düşünce, seküler dünya görüşü maddi araçlar yoluyla bireysel ve toplumsal iyileşmenin sağlanabileceğine inanıyor, yani bunun maddi araçlar yoluyla mümkün olabileceğine inanıyor. Böylece manevi/ruhi/hikemi olan şeye karşı da tepeden bakan, çok kibirli bir yargı -aynı zamanda- oluşturuyor. Sadece deneysel bilgiye –bilindiği üzere- önem veriliyor ve tecrübeye dayalı olmayan bilgi hafife alınıyor, ciddiye alınmıyor, ona değer verilmiyor. Yani sezgiler hiçbir şekilde değerlendirilmiyor ve deneyim yoluyla bilmek gibi bir şey öne çıkarılıyor. Laiklik, politik otoritenin dayattığı şey demiştik. Ve tabii, burada egemenliğin kaynağını ilahi vahiyden alarak daha çok devletin inhisarına- daha doğrusu ilahi vahyin egemenliği yerine halkın egemenliği gibi muğlak bir şey var, çünkü bugünün dünyasına halklar hiçbir şeye egemen değiller. Kendi kaderlerine bile vaziyet edemiyorlar. Çünkü bu kavramlar gerçekten çok muğlak kavramlar, inandırıcılıklarını zaman zaman yitirebiliyorlar. Örneğin bugünün dünyasında demokrasiye çok vurgu yapıldığı halde dünyada, hiçbir yerde demokrasiye yönelik hiçbir saygı yok, ya da tüm bu kavramların evrensellik iddialarına rağmen bu son günlerde yaşadığımız Avrupa-Türkiye ilişkileri bağlamında düşünecek olursak, yani Avrupa’nın Türkiye’ye karşı tavrı düşünüldüğünde yeni bir durumla karşı karşıya geldiğimizi görüyoruz. Bütün bu kavramların; ideolojik/politik/kültürel çıkar ya da dini çıkar mülahazasıyla- Hristiyanlık adına bir çıkardan söz ediyorum- tamamen göz ardı edilebileceği ve ‘Avrupalı demokratik/seküler/liberal bir apart’ a ait bir ayrımcılıkla karşı karşıya gelinebiliyor. Yani çıkar söz konusu olduğu zaman bütün kavramlar içeriklerinden boşaltılarak bu ideolojik savaşta seferberlik durumuna sokulabiliyor ideolojik savaşta seferberlik durumuna sokulabilior. Keza, dediğim gibi, bir dünya görüşünün, hayat tarzının, değer sisteminin ana unsurları olduğu için bütün bu kavramlar arasında çok yakın bir ilişki var, yani vazgeçilmez bir ilişki var. Zaten o dünya görüşünü bu kavramlar bir araya gelerek oluşturuyorlar.