ATASOY MÜFTÜOĞLU İLE KAVRAMLAR ÜZERİNE – POZİTİVİZM

Bugün konuşacağımız kavramlar arasında pozitivizm de en çok bizim zihin dünyamızı baskılayan şeyin adı. Biz bu pozitivist yaklaşım sebebiyle baskılanıyoruz, çünkü İslam’ın pek çok önerisi pozitivist şeyle bağdaşmıyor. Belki onun bir versiyonunu -belki- içeriyor, çünkü pozitivist felsefe sadece modern bilimi esas alan bir şey öngörüyor. Modern bilim de materyalizmle, sekülerizmle malul bir bilim anlayışı. Daha doğrusu modern bilim bir ideolojiye dönüşüyor. Modern bilim bir “bilimcilik” saplantısına dönüşüyor, kendisini dinin yerine koyuyor, dinin cevaplandırabileceği her şeyi cevaplandırabileceğini düşünüyor. Yani böyle çok kibirli bir iddiası var. Halbuki o sadece bir boyuta; yani teknik boyuta, maddi boyuta hitap ediyor. Sonra- Avrupa bilimini kastediyoruz, İslam’ın bilim ürettiği dönemde böyle bir sorun yok. İslami bilim üreten zihniyet, hayatın bütün boyutlarına bakan bir anlayış, kavrayış biçimi geliştiriyor- pozitivist bilim, metafizik ile bilim arasına çok kesin ve çok keskin sınırlar koyuyor. Sezgisel olanı bütünüyle reddediyor. Halbuki o bir gerçek, yaşadığımız/hissettiğimiz/duyduğumuz bir şey, buna rağmen onu reddediyor. Akla, gözleme ve deneye dayalı bir dünya görüşünü esas alıyor. İnsanın duyusal alan üstünde ve ötesinde bir dünya ile ilgili müşahedede bulunmasını reddediyor. Gerçeklikle ilgili olarak bilinebilecek her şeyin bilim yoluyla sağlanması gerektiğini iddia ediyor. Bilim yoluyla sağlanmayan bir şeyin gerçekliğini reddediyor. Ahlaka ihtiyaç duymuyor, değer sistemine ihtiyaç duymuyor, bir hukuk felsefesine ihtiyaç duymuyor. Sadece ve sadece ölçüm ve nicelemeye önem veriyor. Hatta ve hatta sosyolojinin de, tıpkı fizik bilimi gibi konumlandırılması konusunda pozitivistler ısrar ediyorlar ve aynı zamanda bilimin, bütün problemleri çözebileceği gibi çok kibirli, çok üst perdeden konuşan bir iddia da serdediyorlar ki bugün içinde yaşadığımız dünyada bilimin pek çok sorun karşısında – hatta  bilim sorun üretiyor, örneğin çevre sorunları, iklim sorunları gibi pek çok soru… Bilim tarafından, askeri sanayinin bugün bütün bir insanlığın mahvı pahasına geldiği nokta yine bilimin şeyi. Bütün insanlığı mahvedecek silahların üretimi tehdit eden-yani şu anda bütün bir insanlık bu şey altında bulunuyor. Bütün bunlar aynı zamanda bilimin çözemediği şeyler. Bilim çözüm iradesine sahip olduğunu iddia ederken; sorun üreten yanını ihmal ediyor. Ama bu sözünü ettiğimiz bir Avrupa projesi olan modernitenin kibriyle de yakından alakalı. Çünkü bir başka dünyayı insanlık dışı bir dünya olarak görmek istiyorsunuz. Çünkü bütün bunları yaparken modernite çok aşağılık bir şey yapıyor ve şöyle bir söylem geliştiriyor bütün bunları meşrulaştırmak için: “uygarlık misyonu” söylemi diye bir söylem icat ediyor. Bu söylem sömürgeciliği meşrulaştırmak/normalleştirmek/sıradanlaştırmak/kabul edilebilir hale getirmek, toplumları buna ikna etmek için bu kavram acımasız bir şekilde sömürülüyor. “uygarlık misyonu” dili. “uygarlık misyonu” dili; sömürgeciliği götürmeden önce diyorlar ki biz bu toplumlara medeniyet götüreceğiz, uygarlık götüreceğiz. Onun için yaptığımız her şey anlayışla karşılanmalı, çünkü biz bu insanlar için gidiyoruz. Halbuki onların bütün kaynaklarına el koymak için. Ama önce onların zihin dünyasına el konuluyor, onların önce zihin dünyaları sömürgeleştiriliyor. Fakat burada şöyle bir problem var. Bu, Malik bin Nebi’nin ısrarla üzerinde durduğu ve bizim üzerinde ısrarla durmadığımız bir şey: “Sömürgeleştirilebilir olmak”. Bu, İslam’ın dünya vizyonunu kaybetmesiyle çok yakından alakalı bir şey. Siz dünyaya yönelik önerilerinizi/kavramlarınızı/kurumlarınızı/kültürünüzü/medeniyetinizi inşadan ve ihyadan sarf-ı nazar ederek içe ve geçmişe dönerseniz sizin boşalttığınız yeri, sömürgeci bir irade –pek ala- doldurabilir, nitekim dolduruyor. Bugün bu sömürgeleştirilebilir olma durumu halen İslam dünyası toplumlarında devam ediyor. Nitekim bugün Türkiye’de seküler seçkinler diye bir sınıf var, kendilerini beyaz/batılı/modern olarak tanımlıyor ve bunlar sömürgeci siyasetlerle, uygulamalarla her zaman işbirliğine hazırlar. Bir başka şey daha söylemek gerekiyor, seküler dünya görüşü mutlaklaştırıldığı için, dokunulmaz kılındığı için ve Batı için çok hayati bir noktada bulunduğu için onun adına her eylem –İslam dünyasına yönelik olarak- mesela askeri darbeler bu seküler dokunulmazlık adına meşrulaştırılabiliyor. Katliamlar meşrulaştırılabiliyor. İşgaller meşrulaştırılabiliyor. Ama burada şöyle bir problem var: İslam dünyası toplumlarında düşünce hayatı, kültür hayatı, entelektüel hayat, ilahiyat hayatı, akademik hayat bu seküler saldırılara karşı yanıt veremiyor. Niçin? Bu dünya vizyonunu kaybetmiş olması sebebiyle. Bir diğer tarafta ne var? Daha önce, bildiğiniz üzere “İslam topraklarında otoriter rejimler” kitabında okumuştuk. Sekülerizm, İtalyan ve Fransız mason dernekleri aracılığıyla Osmanlı hinterlandı içindeki askeri okullara özellikle kazandırılıyor ve önce oralar fethedilmek suretiyle sekülerizme bir zemin ve yer açılmış oluyor. Bu kavramlarla ilgili değerlendirmeler yapılırken özellikle son 500 yılı içine alan bir –öteden beri bunları yazarak, konferanslarda dile getirmek suretiyle söylüyorum-  şöyle bir zaafımız var, henüz biz zaafımızla yeteri kadar yüzleşmedik. Bizim kültürümüz, İslam dünyası toplumlarının şu anda ürettiği kültür ‘çok ucuz iyimserliklere’ dayanıyor. Bu ucuz iyimserliklerimiz, bize her şeyin bir gün iyi olacağına ilişkin, yani biz iyi şeyler yapmadan da her şeyin iyi olabileceğine ilişkin hastalıklı bir zihniyet kazandırıyor. Bu ucuz iyimserlikler için bugün çok pahalı trajediler yaşıyoruz. Bu ucuz iyimserlikler yüzünden gerçekle yüzleşemiyoruz. Gerçeğin ne olduğunu tanımlayamıyoruz ve bu çok pahalı trajediler söz konusu olduğunda bu defa, yeniden, bir kez daha popülizme başvuruyoruz. Ve diyoruz ki: kurtuluş savaşı veriyoruz.