ATASOY MÜFTÜOĞLU İLE KAVRAMLAR ÜZERİNE – ONTOLOJİ & EPİSTEMOLOJİ

Ontolojiyle ilgili olarak yapılacak ilk tarif: varlığın genel bilimi. Fakat bugün varlığın genel bilimi denildiğinde, biz daha çok seküler bilgi temelinde varlığın genel bilgisini alıyoruz. Yani bilgiyi, ilahi vahye nispet etmek yerine; insana ve araçsal/teknik/modern/seküler akla nispet ediyoruz. Bu ontoloji aslında varlığın temel özelliklerini tanımlamak anlamına geliyor. Ama siz varlığın temel özelliklerini sadece seküler bilgiye hasrettiğinizde o varlık bütününü parçalamış oluyorsunuz. Varlığı, varlığın bütününü ele alan bir bilim olarak ortaya çıkıyor ve fakat ilahi olanı reddederek, bir parçada kalarak o parçayla bütüne ilişkin çözümlemeler yapılabileceğine inanıyor. Somut varlığı araştırmak yerine, ontoloji, soyut çözümlemeler öneriyor. Çoğu zaman da metafizik yerine bu kullanılıyor. 17.yüzyılda icat edilmiş bir kavram. İlk kullanan kişi Leibniz diye bir filozof ve bu ontoloji kavramı daha çok felsefe tarihiyle yakından ilgili. Şimdi bu paradigmalar savaşını, Avrupa felsefesinin sömürgeci bilgi yoluyla evrenselleştirilmesi ve evrensel bir ufuk kazanması sırasında kaybettik. Çünkü İslam dünyası toplumları felsefeye şüpheyle bakmaya başlamışlardı. Sadece felsefeyle ilgili değil – bunların konuşuluyor ve tartışılıyor olmaması çok hazindir.  Hem akla, hem yeniden düşünmeye, hem eleştiriye mesafeli bir gelenek var. Aklı da, düşünmeyi de ve eleştiriyi de hafife alıyor. Sadece taklidi öne çıkarıyor. Felsefe; derin düşünmek, kapsamlı düşünmek, bütün boyutlarıyla düşünmek, nitelikleri esas alan bir şekilde düşünmek, estetik anlamda düşünmek gibi şeyler içerirken bu şeye itibar edilmiyor. Dolayısıyla Avrupa felsefesi ontolojik bir bağımsızlık kazanıyor. Bu, şu anlama geliyor: Avrupa dışı toplumlar -genelde de İslam dünyası toplumları- bu bağımsızlık karşısında ontolojik bir bağımlılık içine giriyorlar. Ontolojik bağımlılık –yani biz şu anda onların diliyle/sözcükleriyle/kavramsal çerçeveleriyle konuşuyoruz. Onların kurumları içerisine hapsedilmiş vaziyetteyiz. Örneğin Türkiye’de yaşıyoruz, Türkiye Cumhuriyeti rejimi kendisini Fransız Devriminin kavram ve kurumlarını ithal ederek konumlandırmıştır, yapılandırmıştır ve o kurumlarla şu anda hayatiyetini sürdürüyor.

Şimdi…

Yine ontolojiyle birlikte epistemoloji – birlikte bunların değerlendirilmesi gerekiyor- bilgiyle ilgili problemler, bilgiye dayalı olan, bilginin açıklanması/üretimi/inşası/kullanımı/mahiyeti ile ilgili, daha doğrusu bilginin sınırlarını belirlemeye çalışan şey demek. Bilginin temel özelliklerini ve bilginin nasıl oluştuğunu, bilginin nasıl açıklanması gerektiğini ortaya koyan bir bilgi felsefesi. Epistemoloji -özellikle eğitim ve öğretim hayatında, biz şu anda batılı epistemolojinin baskısı altındayız. Yani seküler bilginin dayattığı bir dünya görüşü/hayat tarzı/ilişki biçimi var. Dini olan her şey kişiselleştirildiği için onun kamusal temsili ya da görünürlüğü konusunda ortaya bir şey konulamıyor. Çünkü İslami dil/bilgi/dünya görüşü tarihin bir döneminde kendisini dünya ölçeğinde tarihsel bir gerçeklik olarak inşa ederken; tarihin bir döneminden sonra tarihten çekiliyor. Tarihten çekilen şey ile ilgili olarak biz herhangi bir sorunla karşılaştığımızda hep başkalarını suçlarız. Onların sorumlu olduğunu düşünürüz. Kendi zaaflarımızla yüzleşme ihtiyacı duymayız. Halbuki burada sorun bizimle alakalıdır. Yani İslam’ın, tarihin dışına, tarihin kıyısına sürgün edilmesi ile ilgili süreçlerden Müslümanlar sorumludurlar. Dolayısıyla, evvela o süreçlerle ilgili bir yüzleşmeyi gerçekleştirmek durumundadırlar. Bu ne yapabilmeleri için? Bu ontolojik ve epistemolojik bağımlılığa son vermeleri gerekir. Onun için düşünmeye cesaret etmeleri gerekir. Üretmeye cesaret etmeleri gerekir. Sorgulamaya cesaret etmeleri gerekir.

Ve dünya ölçeğinde, bugünün gerçekliğine nüfuz edecek bir farkındalığa, bir duyarlılığa sahip olma iradesini ortaya koymaları gerekir.

Vesselam…