ATASOY MÜFTÜOĞLU İLE KAVRAMLAR ÜZERİNE – GİRİŞ

Şimdi her şeyden önce şunu belirtmek gerekiyor. Bilinmesi gereken bir şey var, bizim farkında olmadığımız bir durum var. Bu kavramlar, modern zamanların icadı olan kavramlar ve moderniteye hizmet eden, modernite için üretilmiş kavramlar. Burada belirtilmesi gereken bir başka şey var. Modernite bir proje, yani modernlik, bir Batı projesi. Bu, bizim yeteri kadar farkına varmadığımız, üzerinde durmadığımız bir şey. Modernitenin bir Batı projesi olması demek, Batılı olmayanı dışlayan bir çerçevesi olması anlamına geliyor. Batılı olmayanı ikincilleştiren/önemsizleştiren/değersizleştiren/marjinal hale getiren/dikkate almayan bir şeye sahip olduğu anlamına geliyor. Ve yine modern uygarlık da aynı zamanda –yine farkında olmadığımız bir şey- burjuva seçkinleri tarafından üretilmiş bir azınlık uygarlığı. Hem azınlıklara hitap ediyor, hem azınlık değerlerini öne çıkarıyor. Ve hem azınlıkların, seçilmişlerin/beyazların/ayrıcalıklıların, tahakkümüne bir zemin açıyor. Biz bu kavramları bile-isteye kullanmıyoruz. Biz bu kavramları şu anda karşı karşıya bulunduğumuz gerçekliği çözümleme amacına yönelik olarak kullanmak zorunda kalıyoruz.  Çünkü biz maalesef modern zamanlar boyunca düşünsel/kültürel/felsefi içerik üretmedik. Halen de üretmiyoruz. Üretmediğimiz için bu kavramları tüketmek zorunda kalıyoruz ve bu kavramlarla ilgili eleştirel bir bilinç oluşturmadığımız için bu kavramlar çoğu kez hayatımıza da girebiliyor. Farkında olalım ya da olmayalım bu kavramlara bir şekilde işlerlik kazandırıyoruz. Bu konuşacağımız kavramlar ve takiben konuşmaya devam edeceğimiz kavramlar ideolojik bir evrensellik için araçsallaştırılmış olan kavramlar. Biz Müslümanlar olarak ahlaki, insani bir evrenselliği temsil ediyor iken; Batı modernitesi daha çok ideolojik hatta ırkçı bir evrenselliği temsil ediyor. Şunun için temsil ediyor, çünkü bu kavramlar dışında Avrupa-merkezci olmayan kavramlara ya da değerlere hayat hakkı tanımıyor. Bu kavramlarla modernite paradigmalar savaşını kazanmıştır. Yani bu kavramlar, paradigmalar savaşında ideolojik savaş araçları olarak görevlendirilmişlerdir ve hala bu görevlerini sürdürüyorlar. Biz diyelim ki askeri savaşlarda bir şekilde -göreli de olsa-  kimi başarılar kazanırken –bazen mutlak başarılar da kazandığımız olmuştur- paradigma savaşlarının yeteri kadar farkında olmadık ve paradigma savaşlarında mağlup olduk. Ve işin trajik yanı şudur ki; bu mağlubiyetin de biz halen farkında değiliz. İçerisinde bulunduğumuz günlerde, özellikle toplumlarımızda, işte politikacılar kurtuluş savaşı verdiklerini filan söylüyorlar. Bu çok popülist bir tanımlamaya ve çözümlemeye işaret ediyor. Çünkü paradigmalar savaşını kazanamazsanız, hiçbir savaşı kazanamazsınız, hiçbir şekilde bir savaşı kazanamazsınız. Seküler/sömürgeci bilgi temelinde İslami bir kültür, eğitim mücadelesi verilemez. Ya da daha vahim olan bir şey söyleyelim; kapitalist bir ilişki biçimi içinde, kapitalist bir tüketim toplumunda, kapitalist eylemlerle İslami manada bir ahlaki hayatı gerçekleştiremezsiniz. Dolayısıyla bu kavramlara yüklenen –ideolojik- misyon önemli. Yani konuşacağımız ve konuşmaya devam edeceğimiz Avrupa-merkezci bu kavramlar, eğer ideolojik alanlara hasredilmemiş, hapsedilmemiş olsaydılar; bunlarla ilgili daha nesnel şeyler, değerlendirmeler yapılabilirdi. Ama bunlar çok özel amaçlar için seferberlik halinde olan kavramlar. Yani şöyle bir açıklama yapmak gerekiyor burada; modernite Batılı bir projedir demiştim, bu proje kendini tanımlarken özne-nesne ilişkisini meşrulaştırarak tanımlıyor. O zamana kadar özne-nesne yok, insanlık var. İnsanlık bir bütün, ve insanlığın bütününe saygıyı esas alan değer sistemleri var. Moderniteyle beraber özne-nesne gibi kategoriler icat ederek yeni bir ayrımcılık ortaya koyuyorsunuz. Özne-nesne ilişkisi adaletsiz/hakkaniyetsiz/aşağılayıcı/patolojik bir ilişki. Halbuki aslolan adil olan özne-özne ilişkisi. Eşit düzeyde konuşmak/temsil imkanına sahip olmak/görünmek/karar almak vs. gibi örnekler çoğaltılabilir. Bugün Avrupa-merkezci bu kavramlar Avrupalı olmayanları bir nesne çerçevesine hapsetmek için özellikle kullanılan kavramlar. Bu kavramların, bugün özellikle üzerinde durulması gereken en önemli kavram -çünkü bugünün dünyasında hiçbir şey seküler meşruiyet kadar önemli değil. Bu seküler meşruiyetin/dokunulmazlığın/mutlakiyetçiliğin/diktatörlüğün/otoriterizmin karşısına hiçbir şeyi koyamıyorsunuz. Çünkü nihai anlamda belirleyici olan kavram ‘sekülerlik’ kavramı. Bütün bu kavramlar aslında bir dünya görüşünün, bir hayat tarzının ve bir değer sisteminin yapı taşları gibi düşünülmek zorunda. Dolayısıyla bu kavramları konuşurken İslami dünya görüşünün, hayat tarzının ve yaşama biçiminin kendi kavramlarını üretememek gibi bir problemle karşı karşıya bulunduklarını da dikkate almak gerekiyor. Biz Müslümanlar olarak bu kavramları kullanırken, bu kavramlarla ilgili tarihe bir göndermede bulunarak “bu kavramlar karşısında neden paradigma savaşlarını kaybettik?” sorusuna da aynı zamanda bir cevap aramaya çalışıyoruz. Şimdiye kadar İslam toplumlarında bu doğrultuda kapsamlı/ bütünlüklü/nitelikli bir çalışma maalesef yapılabilmiş değil: Yani paradigma savaşlarını nasıl kaybettik?  Çünkü önce modernite sömürgeci bilgi/tarih/söylem aracılığıyla bütün dünya toplumlarına büyücü/çekici bir şey olarak ihraç edildiğinde modernitenin bir tahakküm projesi olduğu yeterince anlaşılmadı. Yani modernitenin bir tahakküm projesi olduğu yeteri kadar anlaşılmadı. Yani modernitenin iyi bir şey olduğu düşünüldü. Modernitenin sömürgeci ve ırkçı yanı gereği kadar görülmedi. Ama sömürgecilik bütün bu kavramlarla birlikte, İslam dünyasında fetihler yaptı, bu kavramlarla birlikte bu fetihleri gerçekleştirdi ve bugün zihinlerimiz halen bu kavramların işgali altında bulunuyor. Bu kavramlara yönelik olarak bir entelektüel/düşünsel/kültürel/ direniş söz konusu değil. Şunun için değil: çünkü toplumlarımız, daha çok popülist bir din algısıyla, popülist bir politika algısıyla şekillendirildikleri için niteliksel çözümlemeler yapmakta zorlanıyorlar. Çünkü toplumlarımızda daha çok popüler figürlerin, karizmatik figürlerin belirlediği bir dünya var. Yani toplumun bütünü düşünmek yerine- onların yerine popüler politik/dini figürler; düşünüyorlar. Yani toplum bu figürler aracılığıyla bir şekilde düşüncesizleştiriliyor. Onun için bu kavramların, sömürgeci amaç taşıyan ve sömürgeci fetihlere, özellikle zihinsel fetihlere yönelik şeyleri gereği gibi değerlendirilemedi, yani analitik ve eleştirel bir sorgulamaya maalesef tabii tutulmadı. Bugün de eleştirel ve analitik sorgulamaya maalesef tabi tutulabilmiş değil.

Bunu da okuyabilirsiniz...