İLK SORU: “SEN KİMİN ÇOCUĞUSUN?”

İBRAHİM HACIÖMEROĞLU

sen-kimin-cocugusun

Bismillahirrahmanirrahim

Mutlak nesnelliğin mümkünatini, hayalî bir idea olarak görmemin bana verdiği yetkiye dayanarak karşılaştığım en ciddi ilk beş soruyu şöyle bir sıralayabilirim: 1) ”Sen kimin çocuğusun?  2) Kaç yaşındasın? 3) Büyünce ne olacaksın? 4) Kaçıncı sınıfa gidiyorsun? 5) Hangi okulda okuyorsun?”

Bu beş maddelik soru evrenini tümden gelim yöntemiyle (5, 4, 3, 2, 1 sıralamasıyla) analiz etmeye çalışalım…

Beşinci soru olan “Hangi okulda okuyorsun?”, neyle meşgul olduğumuz, neye ilgi duyduğumuz ya da ne olacağımızla ilişkilendirilebilir. Ancak bu sorunun asıl muharriki, toplumsal statümüzü sorgulamaya yöneliktir. Statü nedir? İşimiz ya da işgal ettiğimiz herhangi bir mevki gereği edindiğimiz alt benliğimiz ya da üst egomuzdur. Tartışılır. Geçelim…

Dördüncü soru, “Kaçıncı sınıfa gidiyorsun?”. İnsan aklı sosyal hayatı kolaylaştırmak adına türlü pratikler geliştirmiştir. Bunlardan en kadim ve en evrensel olanı karşılaştığı şeyi tasnifleme eğilimidir. (*1)

Her olay, olgu, nesne ya da kişi herkes için aynı sınıfta olmayabilir ama muhakkak bir sıralamanın içerisindedir. Kaçıncı sınıfa gittiğimiz, muhatabımızın önbilgisi (ki çoğu kez bu önyargıdır) dahilinde sıralanacaktır. Sıralamanın ehemmiyeti muhayyilenin muhteviyatında gizlidir ve onu da üçüncü soru tarif eder:

Büyünce ne olacaksın?”.

Bu soru, bilinçli ya da bilinçsiz olarak, ideal kişiliğimize yöneltilmiş bir anlama girişimidir. Bilindiği üzere herkesin bir ideali bulunur ve genelde bu serüven taklitle başlar. Yaratılışımızdan gelen yeteneğimiz ona yoğunlaşırsak muhakkak bizi bir noktaya taşır. Ve o nokta aslında kendi hikâyemizin başlangıç çizgisidir. Maalesef çoğu kimse o çizgiye hiçbir zaman ulaşamaz.

Albert Einstein’a atfedilen, “Aslında herkes dâhidir. Ama siz bir balığı, ağaca tırmanma yeteneğine göre yargılarsanız, tüm hayatı aptal olduğuna inanarak geçecektir” sözü burası için yapılmış en uygun alıntıdır(*2). “İdealimiz irademizle, irademiz muhayyilemizle murabıttır; muhayyilemizin muharriki ise derdimizdir. Her derdin hakkı da vardır batılı da…”

İkinci soru, “Kaç yaşındasın?”. 46 yaşında hakka yürüyen Cahit Sıtkı Tarancı’nın meşhur 35 Yaş Şiiri tam da buraya gelmeli; “Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder. Dante gibi ortasındayız ömrün. Delikanlı çağımızdaki cevher. Yalvarmak, yakarmak nafile bugün. Gözünün yaşına bakmadan gider.”

Ömür, insan yaşamının tarihsel düzlemde işgal ettiği zaman aralığını; yaş, bu mefhumun eşit parçalara bölünmüş kısımlarını ifade eder diyebiliriz. İnsan tanımlamadan yaşayamaz: Eğer denildiği gibi kişi bilmediğinin düşmanıysa, insanı en fazla tedirgin eden şey soyutların göreceliğidir. Zaman, insanı tedirgin eden en kuşatıcı soyuttur ve tüm soyutlar tanımlanmalıdır.

Dante’nin Komedya’sı Kilise tarafından benimsenip “İlahi” olunca, Hristiyanlık ilahiyatı daha önce sahip olmadığı bir soyut kazanır. Bu soyutun adı Araf’tır: dünya yaşamından sonraki hayatın üç kategorisinden biri. (*3)

İnsan ömrü için “yaşam” dediğimizde somut (dünya ile murabıt), “hayat” dediğimizdeyse soyut (ukba ile murabıt) bir tanımlama yaparız. Bu ikisi ne üst üste ne de yan yanadır. Bu ikisi -şimdi ve burada- iç içedir.

“Kaç yaşındasın?” sorusu, hayattan soyutlanmış bir sorudur; daha farklı bir ifadeyle soyutluktan yalıtılmış bir somuttur. En kadim gerçeklerden biridir ki, insan aklı soyutlayabildiği ölçüde yücelir. İnsanı kendi somutluğuna hapseden bu sorunun yegâne uhreviyatıysa tecrübenin kutsal sayılmasından kaynaklıdır. Hâlbuki tecrübe, ihtimallerin muhteviyatına kast eden en büyük düşmanıdır.

Muhteliftir: İhtiyarlar en radikal statükocu, ihtiyarlık en yaygın statükoculuktur ve ihtiyarlık her zaman olumlu olmadığı gibi statüko da her zaman olumsuz değildir. Geçelim…

Bu bağlamdan yola çıkarak; Cahit Sıtkı Tarancı’nın, Dante gibi ortasında olması, yalvarışları, delikanlı çağı ve akıttığı gözyaşları, hayat ve yaşam arasında kalmışlığıdır. Tıpkı yaşamı seçip on yıl sonra göçmesi ve bu tercihiyle birlikte hafızalarımızda hala hayat sürmesi gibi…

Ve geldik ilk soruya,  “Sen kimin çocuğusun?”. Bu soru ailemizle ilgilidir, çünkü doğrudan aidiyetimizi sorgular. Dilimizin anneye (anadili), aidiyetimizin babaya (baba ocağı) nispet edilmesi bundan olsa gerektir.

Modern yaşamın dayattığı bireysellik, önce geniş ailenin formunu çekirdek aileye dönüştürmüş ardından evliliklerdeki sürekliliği ortadan kaldırmıştır. Aile, aidiyetin simgesi olma özelliğini yitirdiği gibi toplumun en küçük yapı birimi olma hüviyetini de kaybetmiştir. “Aile şudur” ya da “Toplum şöyle olmalıdır” tarzı bir beyanda bulunamam ama üzülerek ifade ediyorum ki, mevcut durum gelecek nesillerde ciddi kimlik ve kişilik sorunlarına yol açma potansiyeli taşımaktadır.

Çağdaş insanın en ciddi problemi, “Bu dünyaya niçin geldiğini” ve “Neden yaşamaya devam ettiğini” kendi öznesi üzerine katlayarak sorgulayan (refleksif) düşünceleridir. Çünkü alışılagelen “hayat” ile mecbur kalınan “yaşam” ciddi tezatlar içermektedir. Eskilerin cevapları, günün sorularına yanıt vermemektedir.

Modern insan, bu köksüzlük ve kimliksizlik içerisinde, betonarme şehirlerde kaldırım kenarlarından fışkıran çimenler gibi hayata tutunmaya çalışmaktan ötede kendi aidiyetini tanıyıp tanımlayacak bir yol bulmak zorunda.

Tıpkı bize çocukken sorulduğu gibi, onu omuzlarından tutup sarsmak için “Sen kimin çocuğusun?” diye sormak yapacağımız ilk şey olabilir. Çünkü onun unuttuklarını hatırlamaya ihtiyacı vardır. Ardından aidiyetini hatırlatmak adına “Kaç yaşındasın?” diye sorabiliriz.

Dante’nin yaptığı gibi, çerçevesi bize ait değilse bile şu modern yaşamın ruhunu, bin yıllara sari geçmişe uzanan hayatımızı yeniden kendimize ait kılabiliriz. Ve “Ne olacağımızdır” istikbalimiz. Bu dertle hayaller kurabilir ve irademizle muradımıza erebiliriz. Hangi sınıfta olduğumuzu başkaları değil biz tayin edebiliriz.

Yaşamı ve tercihleri doğru şekilde tarif edersek kişisel tasniflerimizde de isabetli olabiliriz. Ne alt benlikte yenilir durur ne de üs egoda takılır kalırız; işgal ettiğimiz mevkide onurumuzla yaşarız ve statümüz de o kadar yücelir.

Son söz olarak diyebilirim ki, bu bir temenni metni değildir. Eğer istersek ve ısrar edersek bunu başarabiliriz. Her hayalin mümkünati, adanmışların hayatıyla elde edilir dostum.

Elhamdülillahi Rabbil Alemin


*1  “Sosyal Bilimler en özet haliyle tarif ve tasniftir” (Yüksel, A.Haluk, Ders Notları)

*2 Eğer birileri tarafından yeteneğinize göre yönlendirilmemişseniz, bu doğrultuda bir hayat kurgulamanız pek mümkün değildir. Eğer siz de pek çoğumuz gibi nasipsizlerdenseniz, yapacağınız şey çok basit: Boş bir A4 kâğıdı ortadan ikiye katlayıp, ilk sayfasına farkında olduğunuz yeteneklerinizi, ikinci sayfasına hoşunuza giden eğilimlerinizi, üçüncü sayfasına bunların neye (hangi eyleme) tekabül ettiğini, dördüncü sayfasına da mukabili olan şeylerin (işlerin, eylemlerin) en iyilerini yazın. Yol haritanızı hazırlamak bu kadar kolay. Tavsiyem; yol haritanız rasyonel temelli olmalı ama yola çıkarken rasyonaliteden değil hayallerinizden başlamanızdır. Çünkü herkesin “şansı” kurabildiği hayali kadardır ve her hayalin muharriki kişinin içerisindeki derdidir. Derd ya haktır ya batır ama her kişi derdi kadardır. Bu kısım kişisel gelişim saçmalıklarına dönmeden bu paragrafı burada bitiriyorum.

*3 “Cennet ve cehennem’in, geçen asır aydınlarını hayran bırakan mimarisi, Araplardan alınma. Hristiyanlık’ta Araf yok. Çerçeve İslam’ın, ama içindeki ruh Hıristiyan. Dante çağların ve kıtaların dörtyol ağzında, iki çağ ve iki dünyayı birleştiriyor” (Meriç C, Bu Ülke, Sayfa 310).

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>