İLETİŞİMSİZLİK HAKKI

AKİF OKUYAN

 iletisimsizlik-hakki

Hızın zirvelerini gördüğümüz ve daha ne kadar hızlanacağımız konusunda tahmin dahi yürütemediğimiz zamanlarda yaşıyoruz. Her şey o kadar hızlı ki, Han’ın “Performans Toplumu” ötesinde “Yorgunluk Toplumu” olarak tanımladığı noktadayız. Çevreden gelen iletilerin yoğunluğu, dikkatimizi bir an dahi kendi içimize, özümüze, “derun”umuza yönlendirmemize izin vermiyor. Gün doğmadan evimizden çıkıyor, gün battıktan sonra evimize dönüyoruz. Ev bir huzur alanı olarak görülmüyor, bir barınak olarak kullanılıyor.

Her an iletişim hâlindeyiz. İletişim, doğası itibariyle zaten süreklidir. Fakat mahiyet bakımından bugün iletişimin aldığı hâl, bir uyuşturucu veya bir düşüncesizleştirme aracını anımsatıyor. Yüzümüzü çevirdiğimiz her yerde birçok ileti ile karşılaşıyoruz. Ya bir reklam panosu, ya bir tişörtün üzerindeki yazı, ya da herhangi bir ekran, gözümüzün görüş alanına muhakkak giriyor. Bu yazıyı okurken dahi internet tarayıcınızın diğer sekmelerinden gelen birçok uyaran ile karşılaşmanız olası. Bu denli yoğun ve devamlı mesaja maruz kalan birey, nasıl kendi içine dönebilir?

Kitle iletişiminde yaşanan gelişmeler, bireylerarası iletişimin de yapısının değişmesine sebep oldu. Öncelikle her mahalleye ve devamında her eve giren sabit telefonlar, günümüzde yerini akıllı telefonlara bıraktı. Bundan 20-30 yıl önce telefonla konuşmak, adab-ı muaşeret arasında zikredilen kurallara bağlı bir eylem iken, günümüzde akıllı telefonlar insanı her an ve her yerde başkası ile iletişim kurabilir hâle getirdi. Artık gençlerin sabah uyandıklarında ilk gördükleri şey akıllı telefonları. Zira uyumadan önce son gördükleri şey de. Mekândan ve zamandan bağımsız olarak, herkes dilediğine ulaşma ve onunla iletişim kurma hakkını kendisinde buluyor. Üstelik karşı taraf iletişim kurmayı reddederse bu yadırganıyor. Oysa insan evine girdiği andan itibaren dış dünya ile arasına, sınırlarını kendisinin belirlediği bir mesafe koyma hakkına sahip değil mi?

İletişimden ne kadar kaçarsa kaçsın insan, bir noktada iletişimin bir parçasına dönüşmeye mahkûm ediliyor. Günümüzde sadece Türkiye’de sayıları milyonları aşan gizli kameraların görüş alanına günde en az birkaç defa giriyoruz. Yine gün içerisinde belki birkaç defa, akıllı telefonuyla fotoğraf çeken herhangi birinin kadrajına istemeyerek de olsa giriyoruz. Tüm bu veriler büyük veri depolarında saklanıp yapay zekâ aracılığıyla işleniyor ve kimliklerimiz, belki bizim bilmediğimiz veya fark etmediğimiz yanlarımıza varıncaya kadar tespit edilebiliyor. Bu konuda Apple’ın yüz tanıma teknolojisinde geldiği nokta korkutucu düzeyde[1]. Alışveriş merkezleri ve süpermarketler alışkanlıklarımızı tespit ederek bize uygun iletiler tasarlıyor ve yeni pazarlama teknikleri geliştiriyor. Akıllı telefonlar birer izleme cihazı olarak işlev görebiliyor, özellikle de deneyimsiz kullanıcıların elinde. Veri senkronizasyonuna dikkat etmeyen bir bireyin özel hayatına dair tüm içerikler anında kendisi tarafından oluşturulan mail adresi ile ilişkili bulut sistemine aktarılıp paylaşıma açılabiliyor. Bunun üzücü örnekleri zaman zaman medyaya da yansıyor.

Geçtiğimiz kış haber bültenlerinde kendisine yer bulan, bir apartman önündeki güvenlik kameralarına yansıyan “Kardan adamın intikamı” temalı haber, sosyal medya araçlarında birçok kişi tarafından paylaşılıp bir mizah malzemesine dönüştürüldü. Bununla ilgili Fatma Barbarosoğlu’nun tespitleri dikkate değerdi[2]. Kimler, nasıl oluyor da bir bireyin videosunu kendisinden izinsiz olarak çekip sosyal medyada erişime açma, dahası o görüntüleri alıp ana akım medyada yayınlama hakkını kendisinde bulabiliyor? Böyle bir ortamda bireyin kendisi olması nasıl mümkün olabilir?

Orwell’ın 1984’ünde her yeri gören Big Brother düşüncesi insanlara ürkütücü geliyordu. Oysa 2000’lerin başında aynı isimle yayınlanmaya başlayan yarışma programı ülkemizde de izlenme rekorları kırdı. Zamanla korku yerini “görünme isteği”ne bıraktı. Her yerde görünür olmak için çabalayan birey, dolayısıyla her yerde izleniyor olmasına karşı duyarsızlaştı. Modern Zamanlar filmi 1936 yılında yayınlandığında Charlie Chaplin’i tuvalette izleyen gözler insanlara sadece bir komedi unsuru olarak görünmüş olabilir. Oysa bunun günümüzde bir gerçeklik olduğunu kim inkâr edebilir?

Günümüzde insan çok acil bir şekilde iletişimsizlik hakkına ihtiyaç duymaktadır. Bir yandan verilerinin izinsiz olarak toplanıp işlenmesine, diğer taraftan da mahrem verilerinin bizzat kendi eliyle kamusallaşmasına engel olmak zorundadır. İnsan eğer bunu yapmazsa kendisi olmaktan çıkacak ve gösterinin bir parçası olacaktır.


[1] https://www.bustle.com/p/does-iphone-x-facial-recognition-work-on-twins-mashable-tested-it-out-well-whoops-3147727

[2] http://www.yenisafak.com/yazarlar/fatmabarbarosoglu/mahremiyet-dokusunu-zedeleyen-bir-kardan-adam-var-aramizda–2035418

Bunu da okuyabilirsiniz...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>