HAKİKATİ ÇARPITAN

AKİF OKUYAN

 hakikati-carpitan

İnsan; zaman ve mekân ile sınırlı, çevresini ve tüm kâinatı ancak duyularının izin verdiği ölçüde tanımlayıp anlamlandırabilen bir varlık. Duyuların ötesi, gayb alanına ait. İnsan ya gayba iman ediyor, ya da gayba (kendince) üstün gelmeye çalışıyor. İnsanın bu özelliği, tanrısal boyut ile arasına keskin bir çizgi çiziyor. İlâhî hitaba mazhar olan birey, tarih boyunca bu çizgiyi aşmadan kul olmanın, sorumlu bir varlık olmanın hakkını vermek için çabaladı. Vahiyden uzaklaşan birey ise bu çizgiyi aşarak tanrısal özellikleri kendine yormaya çalıştı. Geldiğimiz noktada vahiyden uzaklaşan birey, dünyayı kendi türüne zindan etti, idealize ettiği mükemmelliğe değil, “esfele sâfilin”e doğru hızla yol alıyor.

Tanrısal olanı taklit etmeye çalışan birey, bunu en bariz hâliyle sanatında yansıttı. Vahyin muhatabı olanlara göre sanat, Faruki’nin deyimiyle “tanrının ifade edilemeyeceğini güzel ve makul bir dil ile anlatmak” maksadını taşıyordu.[1] Oysa vahiyden yüz çevirenler, kendi gördüğünü hakikat addederek, biçimin her şeyi ifade edebileceğini düşünen Michelange’ın Davut heykelini yontması gibi[2], hakikati kendince yontarak tahrif ettiler çağlar boyunca.

İnsan ruhunun makine dişlilerinde öğütüldüğü 19. yüzyılın başlarında hakikat bir kez daha çarpıtıldı. Hakikati ancak üç boyutuyla anlamlandırabilen insan, bu defa onu iki boyutlu fotoğraf karelerine sıkıştırmaya başladı. Fotoğrafın yayılması zaman aldı, ama etkisi bütün paradigmaları değiştirecek seviyedeydi. Zira “işittik ve itaat ettik” diyen vahiy temelli kültürün insanının aksine modern insan gördüğüne inanmaktaydı. Dolayısıyla bir fotoğraf karesi, bin sözden daha çok kıymet taşıyordu ona göre. Oysa şunu da bilmek gerekirdi; fotoğraf, gerçekliğin yalnızca bir boyutuyla yeniden üretiminden ibaretti. Fotoğrafın geri planı, fotoğrafı gören tarafından önceki tecrübeleri yordamıyla yeniden yorumlanmaktaydı. Yani fotoğraf, hakikati temsil etmek bir yana, hakikati tam anlamıyla çarpıtmaktaydı. Keza 20. yüzyılın başlarından itibaren fotoğraf kareleri de manipüle edilmeye başlandı. Yani fotoğraf, hakikatin yeniden sunumu olmaktan da çıktı, bizzat hakikati tahrif eden araca dönüştü.

Fotoğrafın üzerinden çok geçmedi, fotoğraf kareleri hareketlenmeye başladı. 1930’lu yıllar, bugün evlerin baş köşesinde oturan misafirin doğum sancılarına şahit olmaktaydı. Televizyon, bireyi hipnoz eden bir icat olarak günlük hayata dahil oldu. McLuhan erken dönemde “araç mesajın kendisidir” diyerek, televizyonun bizatihi kendisinin ideolojik bir aygıt olduğunu vurguluyordu. Gerçekten de, Fiske’in ifade ettiği gibi ve aynen fotoğrafta olduğu gibi (ama daha ileri bir boyutuyla) televizyon kameraları gerçeği yansıtmıyordu. Aksine, kaydettiklerini kendi ideolojisine göre şifreleyerek yeniden üretiyordu. Dolayısıyla televizyonun tek işi, yalan söylemekten başka bir şey değildi.[3] Maalesef televizyonun yalandan ibaret mesajları alıcılarını buldu ve özellikle 20. yüzyılın sonları, büyük medya kuruluşlarının dünyayı nasıl idare ettiğine şahitlik etti. Artık devletler, halka karşı yeni bir silaha kavuşmuştu. Hem de halkın yanında olduğunu iddia eden, bununla da kalmayıp ısrarla vurgulayan bir silaha. Televizyonlar “halkın sesi” olduğunu iddia edip, güçlü olanı meşru gösteren bir yapıyı temsil etmekteydi. Malcolm X’in veciz ifadesiyle “dikkatli olmazsak, televizyon bizim zalimleri sevmemize, mazlumlardan ise nefret etmemize sebep olur”du.

Ve internet. İnsanın kendi eliyle meydana getirdiği, modern zamanların Frankenstein’ı. İnternetin yozlaştırıcılığını, onu inşa edenler dahi düşünemediler. Ütopyan bir açıdan yaklaşanlar, onu dünyanın her türlü kirinden arınmış bir “terra incognita”[4] olarak gördüler. Zamanında “makine kırıcılar” olarak vücut bulan anlayış ise bu yeni gelişmenin insanı da bir makineden farksız hâle getireceğini söylüyordu. Maalesef düşündüklerinden çok daha fazlası gerçekleşti. Hakikatin daha kolay yayılmasını sağlayabilecekken internet, hakikati çarpıtan en büyük araç hâline geldi.

(Devam edecek…)


[1]Faruki, İ. R. (2013). Niçin İslam (s. 102). İstanbul: Mahya Yayınları.

[2] Cansever, T. (2014). Kubbeyi Yere Koymamak (s. 77). İstanbul: Timaş Yayınları.

[3] Fiske, J. (1991). Postmodernism and Television. J. Curran, ve M. Gurevitch, Mass Media and Society içinde (s. 55-67). Londra.

[4] Keşfedilmemiş topraklar

Bunu da okuyabilirsiniz...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>