TÜKETEREK TÜKENMEYEN TOPLUM

ÖZCAN SARIER

tuketici

Ey Muhammed! De ki: “Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamım da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir.”

“O’nun hiçbir ortağı yoktur. İşte ben bununla emrolundum. Ben Müslümanların ilkiyim.”

En’âm Sûresi, 6/162-163

Özellikle son iki yüzyıl boyunca insanoğlunun önüne konulan iki hedef; tüketim ve tüketici. Günümüzde artık biri olmadan diğeri anlamsız hale gelmiştir.  Fransız düşünür Jean Baudrillard, “Tüketim Toplumu” kitabında tüketimi, “Tüketim etkin ve toplumsal bir davranıştır, bir zorlama, bir ahlak ve bir kurumdur. Tüketim tam olarak bir toplumsal değerler sistemi, bu terimin grup bütünleşmesi ve toplumsal denetim işlevi olarak içerimlediği bir toplumsal değerler sistemidir” olarak tanımlamıştır.

Yani tüketmek çağdaş bir din ve yaşam tarzı olarak sunulmaktadır günümüz insanına… “Ne kadar çok tüketirsen o kadar çok mutlusun” söylemi mutlu ve müreffeh yaşamın ölçütü olmuştur artık. Kadim medeniyetlerin kök saldığı topraklarda ve zaman dilimlerinde değerler üzerine bina edilirdi medeniyetler. O zamanlar bilgi, erdem ve faziletli insanlara itibar edilirdi. Günümüzde ise bindiğin araba, gittiğin mekânlar, kullandığın cep telefonu, giyindiğin markalara göre itibar edilir oldu. Tıpkı hoca Nasreddin’in dediği gibi “ye kürküm ye”.

Hâlbuki inanç dünyamıza göre ruhun gıdası inanç ve ibadettir. İnanç ve ibadet ile tam doyurulmayan bir ruh ise bedeni/nefsani isteklerin arzu ve hazların hâkimiyeti altına girer. Bu, tam tersi bir mekanizmanın yani ruhun mekanik baskılarla bastırılmasına yol açar ki, bu insan için tam bir felakete yol açar.

Evrensel istikbârî/şeytânî akıl, küçük köy haline gelen dünyamızda köylüleşen/sığlaşan insanları daha kolay sömürebilmek için Allah’ın değer vermediği kuram ve kavramları insanlara dayatarak onları değersizleştirme başarısına ulaşmıştır. Her şey ters-yüz edilmiş, kendi doğrularını(!) tercihsiz doğru ve hakikat olarak önümüze servis edilmişlerdir. Demokrasi, sekülerizm, laiklik, hümanizm vs. Bu mantık bağlamında ortaya çıkan  “Küresel düşün, yerel uygula” mantığının medya aracılığıyla bireylere ulaşması da bir o kadar kolay olmuştur.

Oluşturulan bu sahte algıların ardından artık insanımız çok fazla alkol tüketiyor, çok savurganca para harcıyor, çok az gülüyor, çok hızlı yaşıyor, kitle iletişim araçlarını çok kullanıyor, ancak kimse-kimsenin farkında olmadan yaşıyor, yalnızlaşıyoruz…  Çok geç saatlere kadar oturuyor, çok yorgun kalkıyoruz. Çok az okuyor çok fazla “TV” izliyoruz ve bu kadar nimete çok az şükrediyor, gittikçe nankörleşiyor, doyumsuzluğun zirvelerinde dolaşıyoruz… Mal varlıklarımızı çoğalttık, ama değerlerimizi azalttık. Çok konuşuyoruz ama sesimizi-çığlığımızı duyuramıyoruz, Her an aşktan bahsediyoruz ama sevgiye hasretiz, dostluktan bahsediyoruz ama çevremizdekilere tahammülümüzü kaybettik. Her konuda fikir sahibi olduk ama bilgi sahibi olamadık. Maişetimizi kazanmayı öğrendik, ama helal kazanmayı öğrenemedik. Ömrümüze yıllar kattık, ama bereket katamadık. Aya gidip gelmeyi öğrendik, ama bir yetimin/yoksulun kalbine giden yolu öğrenemedik. Uzayı fethettik ama iç dünyamızı fark edemedik. Daha büyük işler yaptık, ama daha iyi işler yapamadık. Yüksek ücretlere talip olduk ama ecir için yaşamayı tâlip olamadık. Her şeyi bir hesap dairesinde yapmayı öğrendik ama hasbi olmayı öğrenemedik. Atoma hükmettik ama önyargılarımıza hüküm edemedik. Daha çok yazıyoruz, ama daha az öğreniyoruz. Daha çok plan yapıyoruz, daha çok yolsuzlaşıyoruz. Koşuşmayı öğrendik, ama beklemeyi öğrenemedik. Daha büyük evlerimiz var ama daha küçük ailelere sahibiz; daha çok iletişim vasıtalarımız var ama daha az zamanımız var. Daha çok okulumuz var ama hikmeti kaybettik; daha fazla bilgimiz, ama daha az bilgeliğimiz var.

Zaman artık, fast food kültürün hâkim olduğu, yavaş ve sindirilemeyen yiyeceklerin; büyük adamlar ve küçük karakterlerin; yüksek kârlar ve sığ ilişkilerin zamanıdır. Günümüz artık, iki maaşın girdiği ama doyumsuzluğun-tükenmişliğin daha çok arttığı, daha dubleks ve tripleks binalara yönelindiği ama merhamet ve şefkatle dolu olan yuvaların kaybolduğu, dağılmış yuvaların çoğaldığı günlerdir. Bu günler, hızlı seyahatler, kullanılıp atılan çocuk bezleri, yok edilen ahlakî değerler, bir gecelik ilişkiler, obez bedenler ve neşelendirmekten sakinleştirmeye hatta öldürmeye kadar her şeyi yapabilen hapların olduğu günlerdir. Vitrinlerde her şeyin sergilendiği, ama gönüllerde hiçbir şeyin olmadığı bir zamandayız. Öyle ki cebimizin şişkinleştiği ama aynı oranda gönlümüzün fakirleştiği bir zamandayız…

Nefsin esiri olan insanın yapacağı tek şey haz için kendini, toplumu ve ekosistemi sınırsız bir şekilde tüketmektir. Üretim ve kültür de bu paradoksun sadece bir parçasıdır, yani tüketimi besler ve paradoksal açmazları hayatın her kesitine taşır. Böyle bir yaşamın ve anlayışın parçası olmamak için izlerken okurken ve tüketirken bir kez daha düşünmeliyiz…

Allah Tealâ’nın hükümleri ve Hz. Peygamber s.a.v.’in ölçüleri, modern dünyada -hâşâ- modası geçmiş, artık uygulanamaz hale gelmiş, tarihe ait unsurlar değildir. Aksine, tertemiz insan fıtratının sekülerleşmekle kirlendiği, en insanî erdemlerin sahip olma ve tüketme girdabında boğulduğu bu dönemde imdadına yetişecek, derde derman olacak muhteşem bir reçetedir.

Biz Müslümanlar kendimize çeki düzen vermeli, tüketim konusunda da kanaat, itidal, israf, infak gibi kendimize ait kavram ve ölçüleri hatırlamalı, hayata geçirmeliyiz. Zira bizim değersizliğimiz-bilinçsizliğimiz, bütün insanlığın değersizleşmesi can, inanç, mal ve nesil emniyetinin tahrip olması demektir. Muhakkak ki yiyip içtiklerimiz bedenimizi şekillendirdiği kadar inanç ve şahsiyetimizi de etkiliyor.

Japonlar, güne kavgayla başlayan karı kocaya akşam yemeğinde ne yediklerini sorarlarmış.

Mü’min için tüketim diye bir kavram var mıdır peki? “Mü’min”in dünyasında tüketim diye bir kavram olmamalıdır. Mü’min bir kalemi kullanırken tüketmez, kalem vasıtasıyla Alîm ve Hakîm olanla irtibata geçer, fani olandan baki bir mana devşirir; zahiren tüketirken aslında üretir.

Muhakkak ki modern batı toplumunun temel taşlarından biri, Descartes’in “Düşünüyorum öyleyse varım” sloganıdır. Günümüzün modern toplumu ise; “Tüketiyorum öyleyse varım” sloganına devşirilmiştir. Öyle ki, düşünmek dahi tüketimin bir nesnesidir artık!

Bu gerçeğin en bariz sonucu, günümüz insanının tüketim araçları ile çepeçevre kuşatılmış olmasıdır. İnsanların gündelik alışverişlerini ihtiyaca göre değil arzu ve haz alışkanlıklarına göre veya  moda olan mal ve hizmetlere göre belirlemesi, algılaması ve güdülemesi tüketimi bir var olma modu haline getirmiştir.

Tüketim sürekli gündemimizde, hem kavram olarak, hem de yaşam biçimi olarak… Bizim dilimizdeki “sarf etmek” veya “sarfiyat” ifadelerini hayli aşan bir kavram tüketim. Hem yeni, hem de dâhil olduğumuz “emperyal” bir anlayış ve yaşama biçimine ait. Bizim kadim kültürümüze ait bir kod değil yani. Biten, yok olan, zayi olan bir şeyleri çağrıştırdığı için de kekremsi tatlar bırakan bir kavram. Fakat eleştirsek de şu an için bu kodlamayla yaşıyoruz. “Tüketim kültürü”nün hâkim olduğu bir dünyadayız, tüketiyoruz. O halde gelin, bu kavramı kendi rengimize boyamayı bırakalım, bu kavramı bir kültür haline getirmeyi terk edelim. İsyan edelim bu kodlamaya, karşı çıkalım bu köleliğe… İnancımızdan gelen ilkelerimizi, ahlâk-ı hamidemizi kurmak istediğimiz medeniyetimize nakşedelim. Akidemizin kaynağı olan O’na dönelim. Dönüşmeyelim, kendi kendimize yabancılaşmayalım. Kendi hayatımız için, onurumuz için ve bütün insanlık için…

“Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz Şüphesiz Allah, israf edenleri sevmez.” (A’raf, 7/31)

İsraf, en yaygın ifadeyle haddin aşılması, mal ve imkânların meşru olmayan amaç ve ölçülerde saçılıp savrulmasıdır. Elmalılı Hamdi Yazır’ın (rh.a.) ifadesine göre: İslâm’da meşru sayılan harcama, ya bir zaruret ya bir ihtiyaç yahut bir hayır için yapılandır. Zenginlik meşrudur, hatta kimi durumlarda tavsiye de edilmiştir fakat muhtaç insanların olduğu bir ortamda onları görmezden gelip, bolluk ve sefahat içinde bir hayat tarzı sürmek, hoş karşılanmadığından israf kavramına girer. Sadece bencil duyguların, zevklerin tatmini için yapılan lüks tüketim de israftır.

Tüketim toplumu var olmak için nesnelere ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaç aslında insanlık kültür ve medeniyet anlayışına atılmış bir bombadır. Bu anlayış zenginlik olarak algılanır. Bu yok ediş asıl yokluğun habercisidir. Reklamlar bu zenginliğe işaret eder. “Arabanızı çarpın, eviniz tahrip edin gerisini sigorta halleder” ifadesi sahte zenginliğin insanlık onurunu yok edici, ancak kapitalist sistemin kendini yeniden üreten stratejisidir…

Bu toplumun en önemli yanılsaması istek ve güç  üzerinden sağlanır. Jean Baudrillard bu olguyu “İhtiyaçlar üretim sisteminin meyvesidir” şeklinde özetler. İhtiyaçlar sistem tarafından yaratılmakta ve birbiri ile bağlantılandırılarak yeniden üretilmektedir.

“Tüketme haz duymadır” algısı topluma enjekte edilerek, sistemin insanı tüketiciye dönüştürdüğü bir insan mühendisliği projesidir. Haz duyma tüketim üzerinden geliştirilen ideolojik bir söylem ve anlamlandırma düzenidir.

“Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul.”

“Ancak Rabbine yönel ve yalvar.”

(İnşirah Suresi, 94/7-8)

Bu durum karşımıza “Boş zaman” kavramında da çıkar. Zaman aslında verimli bir ürün gibi boşa harcanmaması gereken değerli bir olgudur. Kullanılmayan zaman tüketim ekonomisi için, alış veriş merkezlerinde reklam sektörünün hâkim olduğu mekânlarda kullanılmalıdır. Boş zaman sistem tarafından ne atıl bırakılır ne de özgür! Bu zaman çalışmanın karşıtı olarak algılanır ancak özgür bırakılmaz, yeniden üretim için dinlenme ve kazanım dönemi olarak değerlendirilir. Boş zaman tüketimin tüm cazibesi ile var olduğu alandır.

Bu sığlığa-köleliğe karşı bizim kurtuluşumuz; değerlerimize sahip çıkmakla olabilir. Müslüman “ne eli sıkı olan ne de savurandır.” Helal yolda kazanır, helal yolda harcar. Kardeşi ile dayanışır. Muhacire sahip çıkar. Yokluk ve savaş zamanlarında sabır azığına tahammül eder. Ancak zillete ve mal-makam baskısına boyun eğmez. Allah Teâlâ, “Azan ve dünya hayatını ahirete tercih eden kimsenin varacağı yer şüphe yok ki cehennemdir.” (Naziat, 79/37-39) “Ey insanlar, siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz, hâlbuki ahiret hayatı daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” (A’lâ, 87/16-17) buyuruyor. Kur’an-ı Kerim’de bu anlama gelen birçok ayet vardır. Bazı ayetlerde ise dünya hayatı ahirete nazaran bir oyun ve eğlence gibi görülür. (Enam, 6/32; Ankebut, 29/64)

Müslüman varlık zamanlarında ise malın tahakkümüne girmez, bilakis mala kendisi tahakküm eder. Malla şımarmaz, kazanmakla haz duymaz, bilakis infak etmekle şükür libasına bürünür.

Hazret-i Peygamber, Ebu Ubeyde bin Cerrah’ı (ra) vergi toplamak için Bahreyn’e göndermişti. Ebu Ubeyde görevini yapmış ve Medine’ye dönmüştü. Allah Resulü sabah namazını kıldırdıktan sonra, cemaatin her zamankinden daha fazla olduğunu görünce tebessüm etmiş ve, “Galiba Ebu Ubeyde’nin Bahreyn’den döndüğünü haber aldınız.” dedikten sonra şöyle buyurmuştur, “Vallahi ben, siz fakirlikten zarar görürsünüz diye korkmuyorum. Korktuğum husus şu: Önceki ümmetlerde olduğu gibi eliniz genişler, refaha kavuşursunuz, sonra onlar gibi birbirinizle rekabete girişir, sonuçta onlar gibi mahvolursunuz.” (Buhari, Rikak, 7; Müslim, Zühd, 6)

Bir hadîs-i şerîfte şöyle buyurulur:

“İki nimet vardır ki, insanların çoğu bu hususta aldanmışlardır: sıhhat ve boş vakit.” (Buhârî, Rekâik, 1)

Bütün zamanlarını bu dünya hayatına harcayıp, haz ve arzuları için geçirip ibadete zaman ayıramayanlar, ebedî saadetlerini tehlikeye atmış olurlar. Zamanın akışı hiç kesilmeden devam ettiğine göre, kaybedilen bir anı yeniden kazanmaya imkân yoktur. Zaman her an, en iyi biçimde değerlendirilerek yaşanmalıdır. İslam yola girmeyi değil, yolda kalıp,  yola tutunabilmeyi teşvik ve takdir etmektedir.

Zamanlı hareket etmeyi alışkanlık hâline getirerek zamana tam hâkimiyet sağlanırsa, hem verimli ve kaliteli hem de huzurlu bir hayat yaşanır.

İnsan, prensip sâhibi olmalı, hayatını disiplin altına almalı, zamanını en verimli bir tarzda kullanmalı ve hayatının her ânından hesap vereceğini unutmamalıdır.

 Razî, Tefsiru’l-Kebîr’inde şöyle der:

“Ben “Asr” sûresinin mânâsını bir buz satıcısından öğrendim. Çünkü o pazarda şöyle bağırıyordu:

“Sermayesi eriyen bu şahsa merhamet edin!”

İnsana verilen ömür de bir buz misali devamlı eriyip tükenmektedir. Eğer bunu ziyan eder veya yanlış yolda harcarsa, bu onun için acı bir kayıp ve hüsran olur.”

Bunu da okuyabilirsiniz...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir