TÜKETEN ÜRETİM

ZAFER SÖĞÜTLÜ

pikachu

Tükeniyor muyuz? Yâda tüketiyor muyuz?

İç içe girmiş ve içerisinde birçok soru barındıran girift iki ayrı soru. Bu iki soruyu ayrı ayrı değerlendirebileceğimiz gibi aynı bağlam içerisinde de değerlendirebiliriz.

“Tükeniyor muyuz?” sorusu bize, “biz kimiz?” diye soracaktır. “Tüketiyor muyuz?” sorusu, “neyi?” sorusunu soracaktır. Bir şeyi, kişiyi, toplumu, medeniyeti, hangi değerlerle tanımladığımız ve hangi kriterlerle değerlendirdiğimiz, o şeyin bizim açımızdan durduğu yeri belirtir. Ve bir kişi, toplum ve/ya medeniyet, ürettiği değerler üzerinden değerlendirmeye alınır, alınmalıdır.

Şimdi kendi durduğumuz yeri de belirlemek için (amacıyla) yukarıdaki soruları birleştirelim.

Biz kimiz? Kendimizi ne ile tanımlıyoruz? Ne ürettik, üretiyoruz? Ne yâda neyi tüketiyoruz. Bir birini tamlayan ve tanımlayan bu sorulara birlikte cevap arayalım. Ve yeni sorular soralım.

Marshall McLuhan’ın Global Köy adlı kitabındaki “Dünya, insan, tarih, üretim, tüketim, gelişim vs.” hakkında algısı şöyledir: İnsanoğlunun yeryüzünde icat ettiği her şey insan uzuvlarının doğal uzamıdır. Hayata sokulan her yenilik insan hayatında olumlu ve olumsuz sonuçlar doğurmuştur. Örneğin tekerlek ayakların uzamı (uzantısı), teleskop ve mikroskop gözün bir uzantısı, mikrofonlar ve megafonlar sesin bir uzantısıdır. Bu uzantıların insanoğluna büyük faydalarının yanın da zararları da olmuştur. Mesela son dönem iletişim araçları mektuplaşmayı kaldırmış ve edebi duyarlılığımızı tahrif etmiştir.

İnsanoğlunun ortaya çıkışına kadar yeryüzünden tek bir (doğal) iz vardı. Yeryüzünün doğal yasalarıyla şekilleniyordu. Depremler, yağmurlar, seller ve diğer doğa olayları İlahi bir denge içerisinde gerçekleşiyorlardı. İnsanoğlunun yeryüzüne gelişiyle birlikte ikinci bir iz oluştu. Artık Dünya’ da yeryüzü yasalarının aksine hareket etme iradesine sahip bilinçli bir varlık söz konusuydu.

İlk zamanlar doğa yasaları ile uyum içerisinde olan bu bilinçli varlık zamanla dünyaya ne için gönderildiğini unuttu ve bu doğal yasalara (mantığına) muhalefet etmeye başladı. Yeryüzü yasalarına (Sünnetullah) uymayan, uymak istemeyen insanoğlu, onu kendi hevâsına göre şekillendirmeye başlayınca, doğal olarak (bazı) sorunlarda kendiliğinden oluştu. İnsanoğlunun her bilinçsiz hareketi başına birçok işler açtı.

İnsanoğlunun attığı her adım, her düşünce, her yeniliğin insanlığa mutlak bir kolaylığı, bir faydası vardı. Ancak tüm bu gelişmelerin bir takım bedelleri de (zararları) olmuştu. Tarihte pek çok tarihçi  (Aydın(!))tarafından insanlık adına gelişme(!) ilerleme(!) olarak adlandırılan olayların, icadların, insanlığın sırtına yüklediği külfetler hep görmezden gelinmiş/tir.

Konuyu çok uzatmadan tarihte birçok kırılmalardan biri olan paranın icadıyla devam etmek istiyorum. Paranın icadı insanlık tarihinde bir dönüm noktası olmuştur. Bu tarihe kadar üretilen her ürünün gerçek (reel) bir değeri vardı. Herkes elinde fazla olanı, ihtiyacı olanla değiştiriyor, kimse daha fazlasını talep etmiyordu. Kıtlık zamanlarında yardımlaşılıyordu. Elbette bu biriktirmeme, biriktirememenin bir takım teknik zorluk ve sosyolojik sebepleri de vardı.

Paranın icadına kadar pazarda(1)  kendi değerinde yer bulan ürünlerin, bundan sonra bir de parasal yapay(sanal) bir değeri oluştu. Ancak tarihin kırılışını gerçekleştiren şey, eşyanın daha kolay alınıp satılması olayı değil, paranın biriktirilebiliyor olmasıydı…

O güne kadar her şeyin reel bir değeri vardı. Bir demirci ürettiği bir orak için çiftçiden ihtiyacı kadar buğday talep ediyordu. Çiftçi için bu zor bir şey değildi çünkü zaten ürettiği bir şey talep ediliyordu. Kıtlık zamanlarında yardımlaşılıyor, zor durumda olanlara karşılıksız paylaşılıyordu. Her ürünün günün şartlarına göre gerçek bir değeri vardı. Elbette bu yöntemin bir takım zorlukları var. İnsanoğlunun ürettiği her ürünün bir raf ömrü vardı ve ihtiyaçtan fazlasının uzun süre elde tutulması, zamanla çürümesi, zarar görmesi anlamına geliyordu. Yeryüzü kaynaklarının ve insan enerjisinin doğru kullanılması açısından oldukça sıkıntılıydı.

Paranın icadı ile günlük yaşamda mübadelenin getirdiği zorluklar(!) aşıldı. Yapılan bunca araştırmaya rağmen halen paranın ne amaçla, ne şekilde, ne zaman ve kimler tarafından icad edildiği tam net değildir. O günün koşulları göz önüne alındığında sanki bir ihtiyaca binaen icad edilmiş olduğunu düşünebiliriz. Ancak bugün gelinen noktada sanki daha çok insanoğlunun içindeki o iflah olmaz “biriktirme” hastalığına bir çözüm olarak icad edilmiş gibi görünüyor. Zira o güne kadar görülmemiş olan zenginlikler(!) görülmeye başlamış ve ticaret kurumsallaşmıştır. (kurumsallaştırıldı)

O güne kadar insanoğlu ürünlerini uzun süreli ve bol miktarda biriktirme imkânı bulamamıştı. Hacim olarak az yer kaplaması, kendisine sanal bir değer yüklenebilmesi, kolay taşınabilmesi ve her yerde geçerli olması sebebiyle para, biriktirilebilir bir araç olmuştu. Bu insanoğlu için daha fazla çalışıp, biriktirip, sonraki yıllarda rahat ve lüks yaşam olanağı sağlıyordu. Böylece insanoğlu yeryüzü kaynaklarını daha fazla kullanmaya, ürünlere yapay değerler vermeye, gerektiğinde karaborsacılık yapmaya, istiflemeye başladı. Ürünlerini pazarlamanın çok farklı yöntemlerini geliştiriyor, tüm bunları rahat bir gelecek adına yapıyordu.

Burada konu ettiğim ve eleştirdiğim şey insanoğlunun ticareti değil, bitmek bilmeyen tamah duygusudur. İhtiyacından çok fazlasını üretmesi, rahata, lükse, konfora düşkünlüğü ve devamında gelen kendi işini başkasına yaptırması. Paranın icadı gereksiz üretimin ve sömürünün başlamasına sebep olmuştur. Daha doğruca söylersek, insanı içinde zaten var olan canavarın ortaya çıkmasında büyük rol oynamıştır.

Çarpık üretim ve biriktirme konusunda tüm kutsal kitaplarda birçok uyarı vardır. “insan biriktirir, sonra sayar da sayar.” (Kur’an ı Kerim, 104/2)

İnsan nüfusunun artması, büyük şehirlerin kurulması, kıtlıkların yaşanması, ardından büyük göçler ve beraberinde savaşlar, insanoğlunun yeryüzüyle farklı ilişki biçimleri geliştirmesini sağlamıştır.(neden olmuştur.) Tarihin değişik dönemlerinde farklı aletlerin geliştirilmesi insanoğluna farklı yetenekler kazandırmış, bu yetenekler sayesinde farlı üretim modelleri ve yöntemleri geliştirmiştir. Geliştirilen her yöntem yeryüzü kaynaklarının daha hızlı tüketilmesini de beraberinde getirmiştir.

Her ne kadar peygamberlerin gösterdiği yola girse de, insanoğlunun dünyaya sahip olma arzusu kendisini Allah’ın emrine uymaktan alıkoymuştur. Onun savaşı bizatihi Tanrıyla olmamakla beraber, Tanrının yeryüzü yasalarınadır. Onun gayesi yeryüzünün ilahı olmaktır. / Çünkü iblis onun apaçık düşmanıdır ve o kendini ispat etmek(!) zorundadır. Hâlbuki iblis onun apaçık düşmanıdır. Ve onun içindeki hırsını, onun kendisine olan düşmanlığı sayesinde kullanmaktadır.

Burada sosyolojik bir tahlil de yapmıyoruz. Böyle bir konuyu bir tek yazıya sığdırmak benim açımdan imkânsız olurdu. Burada yapmaya çalıştığım şey tarihteki bazı olaylardan sebep sonuç ilişkileri çıkararak konuyu aydınlatma çabası. Konu hakkında herhangi bir metodoloji geliştirmeden (ki bu aslında çok gerekli) kendimi/zi doğrudan bir yerlere konumlandırarak ele alıyorum.

Geldiğimiz noktada insanoğlu, tarihte birçok merhaleden geçmiş, birçok kırılmalar (savaşlar, salgınlar, göçler, doğal afetler) yaşamış, birçok medeniyetler kurmuş, uygarlıklar tüketmiş ve kendisi birçok şeye nispet ederek tanımlamıştır. (Milletler, kavimler, ırklar, klanlar, boylar, soylar.)

Günümüze gelene kadar insanın yeryüzü (ve kanunları) ile savaşı devam etmiş, tarihin bir döneminden sonra (şehirleşme, kamusal yaşam) dinin kamusal yasalarının da devreye girmesiyle farklı boyutlar kazanmıştır.

İnsanoğlunun şehirler inşa edip medeniyetler kurmaya başlamasından itibaren insan insan, insan toplum, insan yeryüzü, insan Tanrı ilişkileri de başkalaşım göstermiştir. İnsan doğasının oluşturduğu kültürel yapı ile yeryüzü yasaları arasındaki dengeyi sağlamak ve insanlar arası ilişkileri düzenlemek adına İlahi kanunlar yenilenmiştir. Tarihçilerin İbrahim’i dinler olarak adlandırdığı tevhid dini (İslam) esasen, insanoğlunun dünya (tüm çevre) ile olan fıtrî ilişkisine din (nas) kültürel bağlarına da şeriat (günün şartları) demiştir. İşte yeryüzünde iddiası olan insanoğluna, yeryüzü yasalarına mutlak uyması ve ölçüyü de günün şartlarına göre belirlemesi (maruf) istenmiştir. Dengenin ancak böyle mümkün olacağı hatırlatılmıştır.

Feodal dönemde basit yeryüzü yasalarına uymak istemeyip muhalefet eden insanoğlu, medeniyetler kurup şehir hayatı yaşamaya başlayınca, bu sefer bir de medeni kanunlara savaş açmıştır.

Günümüze kadar gelen ontolojik var olma, medeniyetler kurma, zihinsel ve kültürel süreklilik savaşları içinde dinler, hem içeriden hem dışarıdan (karşı taraftan) bu savaşa dâhil edilmiş, hem araç hem amaç olarak kullanılmıştır. Anlatmaya çalıştığım bu uzun sürecin son beş yüz yılında bu savaş çok daha çetinleşmiş, kıtaların keşfi, Haçlı istilaları ile adeta zirve yapmıştır. O güne kadar Tanrının sadece yeryüzü yasalarına savaş açan insanoğlu, bundan sonra adeta Tanrının kendisiyle savaşa girişmiştir.

Allah’ın yok sayıldığı, bunun yerine insan çabasının (yasalarının) kutsandığı günümüzde, artık eleştiri üretmek neredeyse imkânsızlaşmıştır. Tanrıyı yasalarıyla birlikte öldüren(!) Batı, yeryüzünde dilediği  gibi yasa koyabiliyor ve bunu dilediğine dayatabilmektedir…

Allah’ın ontolojik yasaları ile sosyolojik yasaları arasında kopmaz bir bağ vardır. Zihninde yeryüzünü fethetmek, yeryüzünün ilahı olmak dürtüsü olan bir insan, eğer yeryüzüne hâkim olmak istiyorsa, toprak işgalinden önce zihinleri işgal edecektir. İşgal edeceği topraklardaki zihinleri, kendi fikirlerine (yasalarına) inandırması onun işini kolaylaştıracaktır.

Bugün tarih kitaplarında övgüyle söz edilen Rönesans gibi aydınlanma(!) dönemleri adeta bir istilalar ve katliamlar dönemidir. Bu dönemde, bugün Batı(!) dediğimiz uygarlık(!) tarafından bütün dünya hem ontolojik hem de fikirsel olarak istilaya uğramıştır. Yapılan şey tam olarak Tanrının öldürülmesi(!) işlemidir ki, zaten bunu da itiraf etmişlerdir. İşte konu edilmesi ve üzerinde düşünülmesi gereken esas mesele budur. Tanrı öldü(!) derken kastedilen şey nedir? Allah’ın yeryüzündeki yetkisini tanımamak. Tanrının yerine bu boşluğun insanla doldurulduğunu görüyoruz.

Sanayi devriminden sonra ürettiği, teknoloji, ilerleme, modernite, gelişmişlik gibi kavramlarla Batı,  insanoğluna üretmenin ne kadar fazla olursa medeniyetin o kadar gelişeceğine inanadırılmıştır. Hâlbuki ölçüsüz üretim demek yeryüzü kaynaklarını ölçüsüz tüketmek anlamına geliyor.

İnsan vicdanının hiç bir şekilde kabul edemeyeceği pislikleri yapabilmek adına Tanrıyı öldüren (Haşa) Batı(!) dünyası kendini Yeryüzünün Tanrısı(!) ilan etmiş, bundan böyle kendisi dışında kalan tüm diğerleri için iki rol belirlemiştir. Ya insanını köle, öz kaynaklarını kendine ham madde olarak kullanmak suretiyle sömürmek;  ya da yine “Üçüncü Dünya” ülkelerindeki kölelerine ürettirdiği ürünleri pazarlamak suretiyle sömürmek.

Leonardo da Vinci’nin en muhteşem eserlerini verdiği bu dönem, İspanyada bir büyük medeniyet Endülüs yıkılıyor, batının bütün bir dünyayı istilası başlıyordu.

Bu dönem bize, Afrika, Güney ve küzey Amerika olmak üzere üç büyük kıtanın kaybını yaşatmıştır.  Aydınlanma Çağı(!) diye yutturulan, diğer ucu Sanayi Devrimi’ne bağlanan dönemde, bu kıtalarda yüzlerce kabile soykırıma uğramış, milyonlarca insan hayatını kaybetmiş, kıta üzerinde tam bir temizlik yapılmıştır. Bütün bunlar bize anlatılan Aydınlanma Çağı(!) döneminde, daha fazla üretmek adına yapılmıştır. Bu kara üretim 1850’lerde kraliçe Victoria ile başlayan sanayi devriminde(!) Afrika’da, Hindistan’da, Çin’de ve birçok yerde kıtlıklara sebep olmuş, altmış milyon ölü insan üretimiyle devam etmiştir. Son dönemlerde ise, Afganistan’ın, Irak’ın, Libya’nın, Mısır’ın, Tunus’un tükenişine şahid olduk.

Bütün bu yazıların arkasından başta sorduğumuz tüketim ve üretim konusuna gelebiliriz. Yukarıda yazdığımız tüm zamanlar boyunca İnsanoğlu yeryüzünde birçok medeniyetler kurmuş ve aynı zamanda bu medeniyetleri tüketmiştir.

Tarihten edinilen sosyolojik gerçeklik şudur ki, insanoğlunun medeniyetlerinin tükenişinin yasaları, yine yeryüzüyle nasıl bir ilişki içerisinde oluşu ile ilgilidir. Allah insanoğlunun fıtratını yeryüzü fıtratına (yapısı ve yasası) uygun yaratmış olduğu için, insan bu yasalara uyduğu oranda yüksek medeniyet seviyelerine ulaşmış, yasalar ihlal ettiği sürece de kendini ve medeniyetini tüketmiştir.

Mutlak manada insanın yeryüzünde algıladığı tek şey aslında ölümdür. Yani Yaradan dışında tüm varlığın birgün tükeneceği gerçeği. Bu sebeple yeryüzü kaynaklarının da bir sınırını olduğunun bilincindedir, olması gerekir.

Daha fazla tüketmek için daha fazla üretmek, Allah’ın yeryüzü yasalarına aykırıdır. Bu bizi sonu olmaz bir tükenişe sürükleyecektir. Daha fazla üretmek için tükettiğimiz, daha fazla tüketmek için ürettiğimiz şey bizi nereye götürüyor?

 “Öyleyse siz nereye gidiyorsunuz?” (Tekvir/26)

O günün şartlarındaki Pazar ile günümüz pazarlarını karıştırmamak gerekiyor. O gün Pazar kavramı komşu ve akrabalar arasında gerçekleştirilen ve yarı panayır havasında geçen sosyal bir olguydu.

Bunu da okuyabilirsiniz...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>