DİZGİNLER KİMİN ELİNDE

GÜLSÜN KARAYILAN

dizginler

İktisat dersleriyle geçmişi bulunan herkesin aşına olduğu şey: sınırsız insan istekleri ve bu isteklerin karşısındaki kıt kaynaklar sorunsalıdır. İktisat bu sorunsalını çözmek için en etkin ve etkili yöntemi/yöntemleri arar.

İktisadın diğer cevabını aradığı konulardan biri de, sınırsız insan isteklerinin kaynağıdır. İhtiyaçlar, insanın içgüdüsel olarak doğasında bulunan mı, yoksa toplumsal çevresiyle ilintili olarak sonradan gelişen ve gelişimi devam eden öğrenilmiş bir gereksinim türü müdür? Birçok iktisatçı bu konuda görüşlerini beyan etmiştir.

Karl Marx insanların bu sınırsız isteklerini aç gözlülük ve bencillik olarak tanımlamış ve bunun insanın doğasına ait bir güdü olduğunu savunarak adını kapitalizm koymuştur. Marx kapitalist sistemin yok olmaya mahkûm olduğunu ve bu süreci proletarya dediği emekçilerin başlatıp bitireceğini İhtilal (yıkım) Teorisi ile savunmuştur. Marx’a göre: bencil, emek sömürücü, sefalet, esaret ve şiddet hegemonyası kuran Kapitalizmin yıkılmasının ardından ortalığın temizleneceğini, yeni düzenin kurulacağını yani kapitalistlerin elinde bulunan üretim mallarının topluma mal edileceğini, böylece sosyalizme geçileceğini savunmuştur.

Marx’ın Sosyalizmde: toplum içinde bulunan her birey kendi yetkinliklerince üretime katkıda bulunur ve katkıda bulundukları / verdikleri oranında gelir elde ederler. Sosyalizm sürecini tamamlayan ve bunu sindiren toplum olgunluk seviyesine ulaşır ve böylece Komünizme zemin hazırlar.

Marx’ın Komünizmi: toplum içinde bulunan her birey kendi yetkinliklerince üretime katkıda bulunurlar fakat Komünizminde Sosyalizmden farklı olarak, kendi yetkinlik ve becerileriyle topluma destek olan bireylerin sadece ihtiyaçları kadarıyla gelire sahip olmak istemeleridir. Marx’in ütopik toplumsal sistemi bu haliyle bir çok eleştiriye maruz kalmıştır. İnsanın sınırsız olan isteklerini ehlileştirecek ve doğasından geldiği savunulan aç gözlülüğü ve bencilliğini böyle bir sistem nasıl sınırlandıracaktır? Sistemler insanların gönüllülük esasına göre işleyebilirler mi? Sivil toplum kuruluşlarında dahi gönüllü olarak ayıracak zamanı olmayan insanların, zamanlarını harcayarak kazandıklarını başkalarına vermesi hatta paylaşması din, vicdan rahatlatma ve yasal zorunluluk gibi itici bir kuvvet olmadan gönüllü yapacakları bir eylem olmayacaktır.Bu ve bunun gibi sorulara cevap veremediği için Marx’ın bu olgunlaşan ve olgunlaştıkça insan isteklerini ehlileştiren sistemleri ütopya olarak kalmıştır..

Thorstein Veblen ise insanı, çevresel ve kültürel faktörlerin etkilediğini ve oluşan koşulların insanı açgözlü/bencil ve gösterişçi olmaya ittiğini belirtmiştir. Veblen 19. yüzyıl sonu 20. yüzyıl başlarında yaşamıştır. Tam da kapitalizmin şuan tanımlanan haline geçişine canlı olarak tanık olmuş olan iktisatçı, gözlemleri ile iktisat düşünce dünyasına aylak sınıfı teorisi (the theory of the leisure class) ve gösterişçi tüketim kavramıyla önemli katkılarda bulunmuştur.

Veblen, aylak sınıfı teorisinde aylaklığı, zamanın üretici olmayan tüketimi olarak tanımlar. Hep hayallerini süsleyen zengin zümrelere özenen fakirlerin, iş fırsatlarını akıllıca kullanarak elde ettikleri ya da miras yoluyla servet sahibi olanların (sonradan görme kişiler) ulaştıkları servetleri hayatlarının geri kalan zamanında, çalışmayarak harcamalarını ele alır. Çalışmadan yaşayan sınıfın, yaptıkları aşırı harcamaların toplumun kalanı için bir üstünlük göstergesi olarak algılanmasından büyük bir keyif aldıklarını ve bunu reklamlaştırdıklarını savunan Veblen, aylak sınıfın yaptığı aşırı harcamaları ise gösterişçi tüketim olarak adlandırır.

İnsanın açgözlü ve bencil olarak nitelendirilmesine neden olan sınırsız ihtiyaçlarının kaynağı olarak gösterilen içgüdüler ve toplumsal çevreler konusunda iki iktisatçının görüşlerine değindikten sonra, 21. yüzyılda insanın sınırsız ihtiyaçları konusunda ne durumda olduğuna bir bakalım.

Tüketim insan varlığı ve toplumun devamlılığı için zorunlu bir unsurdur. Fakat beslenme, barınma, güvenlik, giyinme, sağlık ve sosyal ihtiyaçlar düzeyinde yapılan tüm hayati tüketimin dışında bulunan harcamalar, tüketim kültürünün zorunluğu kıldığı, olmazsa olmazlar olarak bağımlılık yaratılan ürün ve hizmetler olarak gösterişçi tüketim başlığı altında toplanabilir.

Kapitalist endüstrinin, tüketimi arttırmak için keşfettiği en verimli süreç, insanın ihtiyacı olup olmadığını dahi bilmediği bir ürünü satın alma eğilimine girmesidir.(Çünkü üretici kendi varlığını ve karlılığını sürdürebilmek için üretmek ve ürettiklerine alıcı bulmak zorundadır.) Peki bu nasıl oluyor: önce suni ihtiyaçlar / gereksinimler yaratılıyor ve buna sahip olmanın “dünyanın en harika şeyi” olduğuna inandırılarak tüketici ikna ediliyor ve zaten sınırsız ihtiyaçlara sahip olan insanın bu teklife hayır demesi çoğunlukla olası olmuyor. Bu ikna sürecinin itici kuvvetleri olarak firmaların kendi reklam, promosyon ve sponsorluklarının yanında, içinde yaşanılan toplumun sosyal düzeyi ve kültürünü de sıralayabiliriz.

Geert Hofstede’nin kültürü açıklamada kullandığı parametrelerden biri de bireycilik ve toplulukçuluk-dur (individualism/collectivism) .Bu parametre, bir kültürün üyelerinin kendilerini nasıl tanımladıklarını baz alır. Bireyci olan toplumdaki insanlar kendilerini toplumdan bağımsız olarak görürken, toplulukçu olan toplumlar kendilerini toplumla bağlı olarak tanımlar. Hofstede ulusların gelirinin arttıkça bireyciliğe doğru ilerlediklerini de ayrıca savunur. Veblen’in gösterişçi tüketim tanımlaması kültürlerle ilintili olduğundan Hofstede’nin toplulukçu olarak tanımladığı toplumlarda daha fazla görülmektedir. Buna örnek olarak: adet, gelenek ve göreneklerine bağlı bulunan toplumlarda “millet ne der” mottosu altında gösterişçi tüketiminin zirveye ulaştığı harcamaların yapılmasını verebiliriz. Ayrıca Veblen gösterişçi tüketim türünde kadınlara da vazifelerin düştüğünü ve kadınların da ek görevi olduğunu savunmuştur; aylak sınıfı teorisinde gösteriş yapanların dış dünyaya karşı şaşalı duruşlarının arkasında, evlerinde bir o kadar sefil halde olduklarını o zamanın şartlarınca açıklar. 21. Yüzyıl şartlarında sosyal paylaşım sitelerinin artışı ve yaygın kullanışı ile gösterişçi tüketim artık sadece dış dünyada değil evlerde de göze çarpmaktadır. Evler daha güzel, sunumlar daha lüks ve çok olmalı ki çekilen fotoğraflar daha çok beğeni alsındır. Evin diğer odaları vasat haldeyken, konukların ağırlandığı salonların köşk odalarından farkının bulunmayışı, misafir yemek takımları, çay setlerinin bulunması, misafirlere özel sunumluk yemeklerin yapılması da kadınların ek görevlerindendir. Burada dikkat çekici diğer bir ayrıntı ise, tüketimi bireyler kendi konforları için değil, diğer bireylerin beğenileri için yapıyor oluşlarıdır.

Günümüz tüketim şekillerini, bireyin hayati ihtiyaçları mı, yoksa kültürün, toplumun ve ekonomik koşulların şekillendirdiği suni gereksinimlerin mi belirlediği sorusunun cevabına, dikkatsiz gözlemler yaparak dahi kolayca ulaşılabilir. Bu düzeyde baktığımızda sınırsız olan insan ihtiyaçlarını günümüz şartlarının sosyal, ekonomik ve kültürel durumuyla ehlileştireceğini savunamayız. Aslında insan tüketerek daha fazla tükenilmeye odaklamıştır; bu tükenilme sadece maddi değil aynı zamanda manevi, ruhsal ve çevreseldir de.

İnsanın en pervasız ve israflı şekilde tükettiklerinin başında kendisine ücretsiz olarak sunulan hayat süresi gelir. Bu sürenin birçoğunu hayatını idame ettirebilmek için sermaye olarak kullanırken, insan bu sürenin sınırlı olduğunu ve kendinden verdiğinin göz ardı ederek, sermayesini tükettiğini yani tükettiğinin/tükenenin “kendi” olduğunu zaman içinde unutur. Alınan her nefes, geriye kalanlardan eksilendir. Bu bağlamda hayatı ciddiye alarak yaşamak isteyen her bireyin, yaşam kalitesini arttırması için yapması gereken şeylerin başında :“ farkında olarak yaşamak” bilinci gelmektedir. Farkındalık bilincini geliştiren için, sınırsız isteklerini ehlileştirmek, gerçek ihtiyaçlarını belirlemek daha kolay olacaktır. Bunun yanında İsmet Özel’in belirtiği gibi: “ ‘Ne derler acaba’ diye kahrolası bir put vardır!” işte bu put devrildiğinde, kişi kendini bağlayan birçok ipten kurtulup bağımsızlığına da kavuşacaktır.

Bunu da okuyabilirsiniz...

1 Response

  1. Mustafa Kırca diyor ki:

    derginiz çok güzel, değerli yazılar var içerisinde ve okumaktan büyük keyif aldım. Allah daim etsin inşallah. bu yazıdaki özellikle misafir odası ve misafirlere sunuma yönelik tespitler gerçekten çok yerinde olmuş. sırf bu ve benzer sebeplerden sofraya misafirsiz oturmayan İbrahim Halilullah peygamber bir hikaye olarak anlatılıyor, müslümanlar evlerinde misafir ağırlayamaz duruma geliyor. Allah herkese şuurluca İslamı anlamak ve yaşamak nasip etsin. Selam ile.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>