ABDURRAHMAN ARSLAN: NEO KOLONYALİZM – ÖZNESİ SOYUTLAŞMIŞ EMPERYALİZM

aarslan

Not: 3 Ekim 2016 Pazartesi günü Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’nde gerçekleşen “Yeni Dünya Düzeni ve Neo Kolonyalizm” başlıklı panelde yapılan konuşmanın metnidir. Deşifre ve düzenleme, Eyyüp Düz tarafından yapılmıştır.

Kolonyalizm, çok sonraları icat edilmiş bir kavramdır. Bildiğim kadarıyla ağırlıklı olarak ilk defa konuyu işleyen -emperyalizm üzerine yazdığı kitapta- Lenin’dir. Kolonyalizm, bir şeyin mülkiyetini kendi uhdesine geçirmektir. Ancak, bu, sıradan bir geçirme veya sıradan birtakım güç sahibi adamların ülkeye hakim olması değildir. Bir toprağın mülkiyetini üzerinize geçirdiğinizde, onun üstünde yaşayan insanların da mülkiyetini üzerinize geçirmiş olursunuz. Bunun bir benzeri, Batı’da feodal dönemde vardır. Yarı-serf dediğimiz kölelerin yaşadığı ortamlarda bir toprak asilzadesi, bir başka asilzadeye toprağını verdiğinde, üzerinde çalışan insanlarla beraber satıyordu.

Peki kolonyalizmde ne oluyordu? Orada olan şey; yeraltı ve yerüstü(tabii daha endüstrileşmenin ilk dönemleri bunlar, ham maddeye ihtiyaç vardır.) malzemelerinin endüstriye yarar şeylerin ana vatana(o ülke Batı’da hangisiyse oraya) taşınıp götürülmesi; orada işlenip birinci dereceden kolonyal  devletlerin adına satmaktır. Bunun tipik örneği Hindistan’dır: Hindistan’da pamuk toplanır, balyalar halinde İngiltere’ye gönderilir, Manchester’de işlenir, kumaşa dönüştürülür ve tekrar -öncelikle- Hindistan’a satılır. Tabii bu ilişki çok kaba bir biçimde işleyen efendi-köle ilişkisidir. Bu ilişki daha sonraları, özellikle 1900’lerden sonra, ‘emperyalizm’ kelimesiyle tarif edilmeye çalışılmıştır. Bu kelimeyi bizde kullanıyoruz, ama gönül isterdi ki bu kelimeye alternatif  bir kelime/kavram üretmiş olsaydık. Bunu çok seneler önce Rahmetli İmam Humeyni ‘haram yiyiciler’ olarak tarif etmişti, bence İslam’a uygun bir kavram buydu/budur, eğer bir kavramsallaştırma olacaksa.

ORTADOĞU KAVRAMSALLAŞTIRMASI

İkinci bir husus, bölgemizle ilgili bir şey .’Ortadoğu’  diyoruz… Bu bizim isimlendirdiğimiz bir bölge ismi değil. Bildiğim kadarıyla 1948 yılında ilk defa İngiltere Doğu’yu üçe ayırıyor: Yakındoğu(ki buna Yunanistan’ı falan katıyorlar), Ortadoğu(bizim de bulunduğumuz coğrafya) ve Uzakdoğu. Ama Doğu kavramı eski Grek’lerden beri gelen bir kavram ; ‘ışık Doğu’dan gelir’ sözü Grek’lere ait bir sözdür. Dolayısıyla Batı’nın Doğu’yla olan ilişkisi uzun zamandan beri var olan bir ilişkidir. Hatta bildiğim kadarıyla kiliselerin yönleri de Doğu’ya doğrudur. Bu biraz da Batı’nın Doğu’ya olan ilişkisini de anlatır.
Seneler önce bir Arap gazeteciyle  (ya da bir üniversite hocasıydı) konuşurken ‘Ortadoğu’ diye başlamıştım da(daha bu karmaşık hadiselerin yaşanmadığı bir dönemdi),bana Ortadoğu’nun neresi olduğunu sormuştu. Ben-tabii şaşırdım- Ortadoğu bizim yaşadığımız yerdir demiştim. O da ‘Ortadoğu’ İngiltere’ye göre söylenmiş, kavramsallaştırılmış bir şeydir demişti. Gerçekten de öyle/dir. Yaşadığımız coğrafyayı kendimiz kavramsallaştırmamışız. İngiltere’nin kavramsallaştırdığı bir coğrafi anlayış üzerinden konuşuyoruz. Bu tabii ki Batı’nın kolonyalizmle birlikte dünyayı haritalaştırma çabasının da ürünüdür. Çünkü dünyayı haritalaştırmak sıradan, masum bir şey değildir; alabildiğine ideolojik ve siyasidir. Dünyadaki topraklara coğrafya ismi vermek bile ideolojik olma özelliğinin sonucudur. Müslümanlar için bir coğrafyadan bahsedeceksek, coğrafyanın bu unsurlarını  da ayıklamamız gerekiyor, çünkü ulus-devletle birlikte anlam bulan bir kavramdır ‘coğrafya’.

Tekrar Ortadoğu’ya dönersek… Ortadoğu sıradan bir yer değil. Evet, bugün belki de dünyanın her yerini ilgilendiren, muhtemelen de daha çok ilgilendirecek olan bir kavganın merkezidir Ortadoğu. Dünyada belki tek bölge vardır; o da Ortadoğu’dur. Çünkü insanın son beş bin yıllık tarihini şekillendiren üç büyük dinin anavatanıdır. Her ne kadar onu petrol zengini bir bölge olarak düşünüp tasarlasak, konuşsak bile, bence bir Müslüman olarak bundan da kaçınmalıyız. Çünkü Ortadoğu benim için sırrını çözemediğim ilahi bir boyut da taşıyan bir bölgedir. Bundan dolayı Ortadoğu’yu sadece toprakları altında petrol olan bir bölge olarak düşünemeyiz. Yani üç büyük dini -İslam’la olan süreci de- hesaba kattığımızda, öyle bir tanım çok iktisadi(yat kokan) tanım olur ki; bu o dinlerin kendisine de saygısızlık olur diye düşünüyorum.

ÖZNESİ SOYUTLAŞMIŞ EMPERYALİZM

Neokolonyalizme gelirsek;  1960’lardan itibaren somut bir şekilde Batı’da cereyan eden ama bizim gibi ülkelerde de 1980’lerden itibaren daha müşahhas halde gördüğümüz bir durum var:

Klasik anlamda bildiğimiz emperyalizm 1960’lara kadar öznesi olan bir şeydi. Fakat günümüzün -deyim yerindeyse- postmodern dünyasında veya iletişim dünyasında artık öznesi flulaşmış/soyutlaşmış bir emperyalizmle karşı karşıyayız. Bunun bence en açık örneklerinden biri de Ortadoğu’dur. Herkesin kolu-parmağı var. Ama çok somut bir şekilde ‘bu yaptı’ diyemiyoruz. Evet bir dönüşüm vs. var bunun içinde ama yine de; bugün çağdaş dünyada; kanaatime göre öznesi flulaşmış bir emperyalizmle karşı karşıyayız. Peki ‘öznesi soyutlaşmış emperyalizm’  ne demektir? Öznesi soyutlaşmış emperyalizm bence şunu da içermektedir:  Emperyalizme karşı olduğunu söyleyen o yerli halklar aslında emperyalizmi de davet eden halklardır. Nasıl davet etmektedirler? Çünkü emperyalizmin emtiasına, eşyalarına, tüketim nesnelerine alışmış; damak zevki, giyim tarzı, düşünce tarzı, zihniyeti değişmiş bir dünya olmuş artık. Dolayısıyla istedikleri kadar hükümetleri bunlara mani olsa bile; bu insanların demokratik talepleri olarak yeniden emperyalizmin nesnelerini toplumlar istiyor zaten. Bundan dolayı bence hükümetlerin de, devletlerin de işi çok zor. Çünkü dün bazı şeyleri yasaklayarak buna mani olabilirdiniz; ama bugün yasakladığınız andan itibaren özgürlükleri kısıtladığınıza, tüketime mani olduğunuza, toplumun refahını ya da iyi yaşamasını istemediğinize dair bir sürü laf edeceklerdir. Aslına ben –çok iyi bir kavramsallaştırma mıdır bilmiyorum ama-  ‘’emperyalizmin demokratikleştirilmesi’’dir diyorum buna. Bizzat emperyalizme karşı olan halklar emperyalizmin nesnelerini isteyerek onun işini kolaylaştırmaktadırlar. Böyle sıkıntılı bir süreç içerisinde yaşıyoruz.

TEVHİD TEMELLİ BİR BİLGİNİN ÜRETİMİ

Tekrar İslam dünyasına dönersek…

Modern dünya tek tanrılı dinler olan Museviliği ve Hristiyanlığı alt etti ve onların bütün itiraz kayıtlarını yok etti. Her ne kadar bugün Hristiyanlık çocuk aldırmaya, homoseksüelliğe vs. karşı çıksa bile artık direnç alanları zayıfladı ve gücünü kaybetti. Şu anda onun ver(mek iste)diği mücadele, İslam’a karşı bir mücadeledir. Ve bu mücadelenin en başında Turan’ın(Kışlakçı) da dediği gibi ‘tevhid’ gelmektedir. Çünkü tevhide dayalı bir bilgi biçimi ile modernliğin anladığı bilgi biçimi; uyuşması mümkün olmayan iki farklı alana aittir. Bu yüzden eğer biz kendi bilgimizi, tevhid temelli bir bilgiyi üretemezsek; emperyalizme karşı mücadele edemeyiz. Çünkü onun önerdiği hayat nizamını/biçimini biz de bugün kısmen yaşıyoruz. Bunu inkâr etmek mümkün değil. Zaten bugün emperyalizm eğer soyutlaşmışsa bir hayat biçimi/tarzı olarak dünyamıza geliyor. Gündelik hayatımızın bütünü, aile hayatımız, kadın anlayışımız, çocuk anlayışımız, koca anlayışımız aslında bütün bunların bir parçası… Bir bakıma emperyalizm kendi eliyle bizi yeniden inşa etmektedir. Kadınlığımızı, erkekliğimizi, babalığımızı, anneliğimizi, çocukluğumuzu, eğitimimizi, bilgimizi yeniden inşa etmektedir. Ve tabii ki ilişkilerimizi de… Dolayısıyla ondan kurtulmanın birinci derecedeki yollarından birisi de-çok sıkça söylüyoruz ama bana göre üzerinde çok düşünmeden konuşuyoruz-Efendim işte ‘’tevhidi bir düşünce’’…  Hayır bu çok sloganiktir. Bence bu 1970’lerde 80’lerde anlamlı olabilirdi ama benim fikrim artık bunları terk edeli. Bu bizim tevhid düşüncesinden –haşa- vazgeçeceğimiz anlamına gelmez. Ama bu çok daha derinlerde bir sorunun, çok daha derinlerde ele alınıp analiz edilmesi anlamına gelir. Eğer biz gerçekten tevhid merkezli bir bilgi biçimi üretemezsek ve bunu bizim hayat nizamımızın kurucu unsuru haline getiremezsek-çünkü unutmayın akıl herhangi bir ön kabul olmadan faaliyette bulunamaz; aklın bir faaliyete geçebilmesi için bir ön kabule ihtiyacı vardır. İnsan amelleri de böyledir, bir kabul olmadan insan amelde bulunamaz. Her amelin arkasında niyet vardır ve niyeti de kuran(hiç şüphe yok ki) bilgidir- amellerimizi ve düşüncelerimizi kendisine yaslandırdığımız bir bilgi biçimini eğer kuramazsak geleceğin dünyasında biz de onlar gibi olacağız. Nihayetinde belki iddialarımız, düşünce biçimimiz, sloganik olarak işte ‘biz Müslüman’ız şeklinde olabilir; ki Batı’da da, Hristiyanların çoğunluğu böyle söylüyor. Bunun haricinde düşünce olarak, hayat nizamı olarak insanlara önereceğimiz çok fazla bir şeyin kalacağını doğrusunu isterseniz pek düşünmüyorum. Elbette bu dinin sahibi Allah’tır; biz olmazsak başka biriyle gider o görevi yerine getirecek. Biz Kur’an’ın değişmeyeceğine inanmışız ve bize öyle bir vaatte bulunmuştur Rabbimiz. Tabi ki bu bizim için bir lütuftur ama bizim değişmeyeceğimiz hususunda böyle bir vaat yoktur. Biz Kur’an değişmeyecek denirken kendimizin de bir Müslüman olarak kalacağımızı düşünüyoruz, hayır böyle bir garantimiz yoktur. Biz ya da bizden sonraki birkaç nesil için yine tehlikeler/tehditler olabilir. Postmodern dünya bence dünün emperyalist, kolonyalist/neokolonyalist dünyasından çok daha tehdit edici bir dünyadır. Bundan dolayı belki de yeniden doğru bildiğimiz bazı şeyleri -İslam’ı tenzih ederek söylüyorum- yeniden düşünmemiz gerekiyor diye düşünüyorum.

TERÖRİZM VE ŞİDDET

İki kavramın daha üzerinde durmak istiyorum: ’Terörizm ve Şiddet’. ‘Terörizm nedir?’ ‘Şiddet nedir?’ sorularını sorup cevaplamamız lazım. Özellikle son zamanlarda Müslümanlar olarak çok kullanıyoruz hepimiz. Kadına karşı şiddet, aile içi şiddet, çocuğa şiddet…  Bu kategorileştirmeler Batı düşüncesine ait şeylerdir. Ben ‘şiddet’ kavramının Müslümanların literatüründe karşılığının olmadığını düşünüyorum. Çünkü ‘şiddet’in  -Arapça bilmiyorum- sorup öğrendiğimde ‘şedit’ kökünden geldiğini öğreniyorum. Burada bir pekiştirme sıfatıdır yani şiddetin karşılığı, karşıt kavramı yoktur. Ama mesela Batı’da şiddetin karşıt kavramı vardır. ’Nature and wildness’ dedikleri çifte bir kavramdır. ‘Nature’ ‘tabiat’tan geliyor ‘wildness’ ise ‘ihlal etmek’ anlamına gelir. Siz tabiata müdahale ederseniz ihlal etmiş olursunuz. Bu aynı zamanda Şiddet anlamına da geliyor; fakat bizde böyle bir karşılığı yoktur. Bizim literatürümüzdeki karşılığı bence ‘Adalet ve Zulüm’dür. Dolayısıyla eğer zihnimizi yeniden inşa etmek istiyorsak bu kavramlarla edelim. ’Adalet’ ve Zulüm’ …

Teşekkür ederim…

Bunu da okuyabilirsiniz...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir