ABDULAZİZ TANTİK: BATI’YA YEGÂNE CEVABI İSLAM VEREBİLİR

atantik

Not: 3 Ekim 2016 Pazartesi günü Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’nde gerçekleşen “Yeni Dünya Düzeni ve Neo Kolonyalizm” başlıklı panelde yapılan konuşmanın metnidir. Deşifre ve düzenleme, İbrahim Hacıömeroğlu tarafından yapılmıştır.

Bu yeni dünya düzeni ve kolonyalizm denilen şeyin özünde üç aşama var. İlk aşamasında fiili işgal söz konusu olurdu. Giderdiniz, işgal ederdiniz, sonra ordunuzu ve valinizi bırakırdınız. O işgal üzerinden de orayı temellük ederdiniz.

İkinci dönemde, daha çok ikinci dünya savaşından sonra kolonyalizm biraz daha soft bir hale geldi. Yerli insanlardan ama kendinize ajan olarak kabul ettiğiniz, yani sizin düşüncelerinizi benimseyen, batılılaşmayı kabul etmiş unsurlar üzerinde azınlık hükümetleri, azınlık iktidarları oluşturarak o ülkenin yeraltı ve yer üstü zenginliklerini bir şekilde transfer etmekti. Konuşmamıza konu edindiğimiz son kolonyalizm ise ulus devletlerin sonu ve emperyal güçlerin, küresel tüccarların bütün sınırları aşarak istedikleri yerde ve alanda bir güç oluşturarak oradaki bütün emtiaları kendilerine çekmektir. Küreselleşme herhalde bunun en temel kavramsallaştırmalarından bir tanesidir, zaten o yüzden kullanılıyor. Yani bir şirket herhangi bir yerde kurulabilir ama o dünyanın her tarafına destursuz girebilmeli. Ve bu şekilde oradaki bütün unsurları rekabet koşullarında olumsuz etkileyerek değiştirme gücüne sahip olur. Zaten holdingler sürekli büyüyen organizmalar oluşturmaktadır. Şu anda dünyanın sayılı aileleri, sanırım üç beş tanesi dünyanın yüzde altmış yetmiş gücüne hâkim aileler halindeler. Bu gün Türkiye’de yüzde üçlük beşlik bir kitle yüzde altmış yetmişlik bir güce tahakküm edebiliyor. Bu, yeni kolonyalizm denilen hikâyenin özüdür.

YENİ DÜNYADA DİNE YER YOK

Fakat asıl çatışma bizatihi yeni dünyada dine yer olmamasıyla ilişkilidir. Yanlış hatırlamıyorsam sene seksen yedi ya da seksen sekiz filan, Will Clasey Nato’nun genel sekreteri o zaman, açık bir beyanda bulunuyor: “Artık kırmızı olan Rusya işaretimiz yeşile döndü”. Yani düşman, “glasnost – perestroyka” dediğimiz o yumuşama sürecine kadar, Rusya teslim olana kadar, komünizme karşı bir mücadele vardı, ikili bir dünya düzeni vardı, şimdi tam tersi oldu. Artık İslam en temel düşman olarak seçildi. Clasey bunun içinde kendi döneminde gündeme gelen şeyler söyledi. Aslında bu yeni emperyal gücün kara kutusunda ya da kırmızı kitabında yazılı olan temel maddeydi. Hafızam beni yanıltmıyorsa 2004’te çıkarttığımız Özge Yayın dergisi 2. sayısında bununla ilgili “Milli Demokratik İslam” diye bir tez vardı. Bu tez üzerinden İslam’ın da pratikleştirilmesi hikâyesi ortaya çıkarılmıştı. Sanırım liberal İslam tezleri de bununla beraber başlıyordu. İzlenim dergisi 1985-86 yıllarında Mustafa Özel yönetiminde çıkarıldığında “Liberal İslam” diye özel bir sayı yapmışlardı. İslam’ın liberalleştirilmesi ve demokratikleştirilmesi ve daha sonra “Ilımlı İslam” diye adlandırdığımız bir proje ortaya çıktı. Hem Demokratik İslam’ı hem de Liberal İslam’ı kendi içinde tutan Ilımlı İslam Projesi, Batı’nın temel değerlerini tanımaya yönelik oluşturulan bir aygıt, bir hamledir. Dolayısıyla siz Ilımlı İslam olursanız, demokrasi, insan hakları, özgürlük vs. gibi bütün kavramlarınız meşrudur ve bunu kullanırsınız. Bugün biz insan hakları, özgürlük ve demokrasi gibi kavramları yeni emperyalizm türünde en önemli silahlar olarak kullanıldığını görüyoruz. Irak’a ne için giriyorlar? Demokrasi için giriyorlar değil mi(!)… İnsan hakları, özgürlükler, demokrasi falan filan… Yani Amerika ya da Avrupa herhangi bir yere müdahale edeceği zaman bu kavramlar üzerinden hareket ediyor.

MÜSLÜMANLARIN SAHİP OLDUĞU POTANSİYEL GÜÇ

Bilirsiniz iki binli yılların başında çok tartıştığımız Huntington’ın Medeniyetler Savaşı adlı tezi vardı. Medeniyetler Savaşı tezi daha sonra medeniyetler içi savaşa dönüştü. Medeniyetler içi savaş kavramı aslında çok açık bir şekilde Müslümanların kendi iç savaşıdır. Rusya, Çin ve Müslümanların dışındaki bütün kültür odakları batıya teslim oldular. Batıya dönük herhangi bir iddiaları, herhangi bir alternatif hayat görüşü tezleri kalmadı. Batı onları çok ciddi bir şekilde dönüşüme uğrattı. Şu anda Rusya ve Çin kapitalizmin yeni versiyonlarını uyguluyorlar ve sonuçta tamamıyla kapitalist unsurlar haline geldiler. Diğer bütün Müslüman ülkeler de iktidar bağlamında böyledir. İçinde yaşadığımız ülke de liberal bir ekonomi ve siyaset üzerinden hayatını idame ettirmektedir.

Ancak İslam’ın diğer inanç sistemlerinden farkı, müntesiplerini canlı tutan, sağlam ve sahih bir bilgiye sahip olması, bir kitabının bulunması ve bu kitabın inşa ettiği zihnin, Modern (Batı kültürünün ürettiği) yaşama alternatif, farklı bir yaşam tarzını ortaya çıkartabilecek bir potansiyele sahip olmasıdır. Aslında bütün kavga işte bu potansiyelin ortadan kaldırılmasına yöneliktir. O yüzden içimizdeki bütün tartışmalar (alevi-sünni, gelenekçi-yenilikçi vs.) medeniyet içi savaşın bir enstrümanıdır ve Müslüman aklı ve zihni parçalamaya yöneliktir. Bunları görmemiz gerekir. Biz burada bir taraf olduğumuz zaman aslında neye talip olduğumuzu da bilmemiz gerekiyor. Meseleyi bu tartışma alanları içerisinden değerlendirdiğimiz zaman Ortadoğu’da meydana gelen olayların da birebir bununla ilişkili olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Önce bir islamofobia üretildi. Özellikle 1990’lı yıllarda Selman Rüşti gibi güya İslam’ın kendi içinden çıkıp peygambere ve vahye yönelik kötülemeler ve eleştiriler yapan kişiler üzerinden oluşturmaya başladılar. Daha sonra başka akımlar devreye girdi. Hint alt kıtasında, Mısır’da ve Türkiye’de modernist düşünce olarak nitelediğimiz, İslam’ın seküler yorumu diyebileceğimiz bir alanda; “İslam Modern kültürle barışıktır. Bir itiraz ya da bir problem yoktur. Zaten bunların haram olduğuna dair Kur’an’da bir ayet de yoktur. Dolayısıyla biz bunlarla daha barışık bir şekilde yaşayabiliriz” gibi bir tez üzerinden bu çatışmayı derinleştirmeye çalıştılar. Dikkat ederseniz en çok eleştiriyi alan noktalardan bir tanesi tarikatlardır. Tarikatlar sanki tasavvufun ilk ortaya çıktığı zamanlardaki konumunu muhafaza ediyormuş gibi değerlendiriliyor. Tasavvuf düşüncesi ilk ortaya çıktığı zamanlarda İslam’ın ontolojik düşünce (varlık düşüncesi) yapısına yönelik en önemli pratiklerden bir tanesiydi. Ama tasavvuf denince bizim aklımıza şirk geliyor, daha farklı şeyler geliyor. Bugün mevcut tarikatler, tasavvuf düşüncesinin tam tersine, modernleşmiş, ağırlıklı olarak holdinge dönüşmüş, ahlakın olgunlaştırılması dediğimiz şeyi tümüyle rafa kaldırmış yapılar halini almıştır.

OYUNLARI BOŞA ÇIKARMALIYIZ

Şimdi bu gerçekleri görerek aslında tartışmalarda nereye denk düştüğümüzü hesaba katmamız lazım. Eğer İslam içi bir savaş tezgâhlandığı gerçeğini dikkate alırsak: Irak’ta kim ölüyor? Müslümanlar… Suriye’de kim ölüyor? Müslümanlar… Yemen’de kim ölüyor? Müslümanlar… Libya’da kim ölüyor? Müslümanlar… Türkiye’nin güneydoğusunda kim ölüyor? Müslümanlar… Sonuç itibariye tüm bu insanlar, İslam’ın evlatları ve bu evlatlar farklı isimler altında birbirlerini öldürmeye devam ediyorlar. Turan Bey çok güzel söyledi, ittihad oluşturmak lazım. Vahdeti nasıl oluşturursunuz. Bütün bu çatışmaların temelinde, İslam’ın kendi iç savaşının tezgâhı olduğunu fark ettiğiniz zaman bütün bu oyunları boşa çıkarabilirsiniz.

Toparlarsam eğer, bunun yegâne koşulu da şudur. Batı aslında bir algı üretiyor. Bu algı üretiminin iki temel fonksiyonu vardır. Bunlardan bir tanesi yorum karakterli olmasıdır. Yani batının elinde bilgi yoktur. Verili bir bilgiye inanmıyor zaten. Ya olgu üzerinden veriyi yorumluyor ya da akıl muhakeme üzerinden bilgiyi elde ediyor, ki yine yorumluyor. Dolayısıyla yorum karakterli bir bilgiye sahiptirler. Bunun sağladığı şey nedir biliyor musunuz? Kurgusallık… Yani Batı düşüncesi aslında kurgusal olanı öne çıkarır. Fıtri olanı, doğal olanı değil, tam tersi yeniden tanımlanmış ve kurgulanmış bir birey, toplum, devlet, kültür hatta yaşam biçimi inşa ediyor ve bunun üzerinden de bize bir dayatmada bulunuyor. Bugün farkına varmadan aslında biz de belki birçok tavizi vermiş oluyoruz. Buradan kurtulmanın yegâne yolu bilgiyi yine asli hüviyetine geri döndürmektir. Bizim elimizde belli bilgi var: Vahiy, Kitap… Kur’an hiçbir şekilde dünden bugüne kadar hiçbir harfi değişmeden iman ettiğimiz bir kitap. Dolayısıyla bu Kitabın uygulanmış, tarihsel sürekliliği sağlanmış, sünnet diye tanımladığımız apaçık bir hayat biçimi var. Hz. Ayşe’nin ifadesiyle “Yürüyen Kur’an” olan Hz. Peygamber’in hayatı apaçık bir şekilde bize kadar gelmiş. Dolayısıyla bunlar üzerinden yeniden bize dikta edilen bu algılara itiraz ettiğimizde yeni bir insanın tanımı anlamlı hale gelebilir. Hatta imkân haline gelebilir. O zaman gerçekten Batı düşüncesi yeniden yenmek insanlığa umut olabilmenin imkânını oluşturmuş olur. Kavga eğer bu potansiyeli yok etmeye dönükse bizim mücadelemiz de bu potansiyelin açığa çıkmasına yönelik olmalıdır.

Teşekkürler.

Bunu da okuyabilirsiniz...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir