SUSMAK

BÜŞRA SUNMEZ

susmak

Susmak ve susmanın kaybettirdikleri acıdır. Susmanın birden çok tezahürü var. Fikir beyan etmemek için konuşmamak, sebepsiz yere iletişimi koparmak, konuşmak isteyip de konuşamamak, cesaret edememek, canı yandığı halde ses çıkarmamayı sürdürmek –bu hayatına mal olsa da evet, bile bile bunu yapmak, ne kadar mazoşistçe bir tavır- gibi.  Düşünsenize ortalama 65-70 senelik ömrün birçok gecesinde, gündüzünde, dakikasında, saniye ve saliselerinde susuyoruz. Bazen katlanılası olmaktan çıkıyor ama ne var ki tarih boyunca susmanın erdemle eşdeğer görüldüğü de bilinen bir gerçek. Hatta semavi dinler susmaya ayrı bir önem verir ve birçok âlim onun tevazuyla birleşince tadına doyum olmaz bir güzellik olduğundan bahseder.

Tarihten bugüne susmak fiiline işlerlik kazandırılmış, o, çoğu zaman acıların dindirilmesi için, öfkenin azaltılması için ilaç gibi görülmüş. Susmadan kaynaklanabilecek hiçbir sorun olmadığına ve yaşanamayacağına kanaat getirilmiş. Bugün burada bunu, biraz tersine çevirelim. Susmanın getirdiklerinin yanında götürdüklerine, götürebileceklerine de odaklanalım.

Bundan uzun zaman önce susma süreci içine girmiştim. Kolay şeyler atlatılmadı, malum. Acılar üst üste yaşandı, yaşanıyor ve öyle görünüyor ki yaşanmaya da devam edecek. Çünkü hayat bunların toplamından ibaretmiş. İbaret ‘miş’ diyorum. Elbette bunun da, yani oradaki ‘miş’in de bir anlamı var. 25 senelik hayatında –çeyrek asır dile kolay- bunu daha yeni mi öğrendin diye soracaksınız belki. Haklısınız. Yeni öğrendim. Bu kabullenmek mi, itaat mi yoksa gerçekten yaşam böyle bir şey mi, bilemiyorum. Bir yanım buna inanmak istemiyor, içimde umut tohumları var, ekildiği günden beri filizlenmeyi bekliyorlar. Diğer yanımsa durumu çoktan kabullenmiş, işte, önceden nasıl farkına varamadım’ın, kendimi nasıl bu kadar kolay kandırabildim’in, avundum’un derdinde. Bunların sorgulamasına girişmemde, o susma süreci içinde izlemiş olduğum iki filmin etkisi de büyük oldu tabiî ki. Biri Yılmaz Güney’in yazıp yönettiği 1983 yapımı –o dönem Türkiye’sinin yasaklı filmlerinden-  Duvar filmi, diğeri ise Pouran Derakhshandeh’in yönetmenliğini üstlendiği, dilimize ‘Şşş Kızlar Bağırmaz’ olarak çevrilmiş olan film.

İki filmin de ortak noktası, yani bana bu süreçte etki eden yönü, susma fiilinin insanları nasıl acımasızca esir ettiğiydi. Evet, esir ediyordu. Daha fazla çaresizliğe, daha fazla nefrete ve daha fazla yalnızlığa. Susmak zorunda kalmanın nedenlerinden biri de, kimsenin sizin çığlığınızı duymayacağını, duyamayacağını düşünmenizdir. Belki duyulsa da algılanamayacağı, kabul görmeyeceği yönündeki inancınızdır. Her iki filmde bu yıkımı, bu yıkımın yarattığı isyanı görmek mümkündü. Duvar’da, hapishane koşullarında çocukların yaşamış olduğu dram, bugünün gerçekliğiyle de harmanlanınca, ben de gardiyan Cafer karakterinin öldürülmemiş olmasını, bir türlü içime sindiremediğimi not ettim bir kenara. Birinin ölmesini istemek… Bu çok kolay bir durum değil elbet. Ancak o psikoloji altında bundan başka bir şey dileyemiyorsunuz. Şaban’ın yaşamış olduğu olayın vahametini yüreğinizin derinliklerinde hissediyorsunuz. Ayrıca bunun, salt bir kurgu, herhangi bir filmde geçebilecek sıradan bir sahne olmadığının farkına vardığınız an, işte o an, yüreğinizin acısı kat be kat artırıyor. Hiçbir şey yapamamış ve yapamıyor oluşunuz da cabası.  Bunun ağır yükü, insanda fazlasıyla travmatik etkiler uyandırabiliyor.

Bir şeyler yapmak, bu durumu, bu ağır travmayı her seferinde yeniden ve sürekli yaşayan insanların çokluğunu en azından azaltmaya çalışmak, hatta daha da iddialı bir şekilde söylersek, yok etmek ise yine bizim elimizde. Nitekim izlemiş olduğum diğer film, her şeye rağmen yılmamanın ne kadar şerefli bir davranış olduğunu da bize gösteriyor. Burada adaletin Derridacı tabirle söyleyecek olursak nasıl bir ‘beklenen’ olduğu, ete kemiğe bürünmüş halde karşımıza çıkıyor. Evet, gelmiyor belki ama, bekleniyor. Bu çaba bile ne kadar onurlu olduğunu göstermeye yetiyor. Çünkü filmde net bir biçimde tecavüze uğramış bir kadının çarpıtılmış tüm değerlerle mücadelesini görüyoruz. Her şeye rağmen bir başka kadının, bir yabancının desteğiyle ve kendine olan güvenle sorunların üstesinden gelme çabası ve isteği, hayatta umudun daha fazla barınması gerektiği inancını doğuruyor. Sonuç ne olursa olsun yılmamak ve vazgeçmemek gerektiğini öğütlüyor.

Tekrar yaşamış olduğum susma sürecine dönecek olursam o süreçte birçok kişi de benimle aynı kaderi paylaşıyordu. Çünkü aynı ülkede, bir arada yaşıyoruz. Olaylardan etkilenmemenin mümkün olmadığı, kapıyı bacayı kapatınca hiçbir yere kaçılamayacağının idraki, sizi adeta ele geçiriyor. Siz de çaresiz teslim oluyorsunuz. Tüm bunları, yakın zamanda yaşanmış tek bir olaya indirgeyerek düşünüp yazıya dökmüyorum. Yakın dönemin en çarpıcı olaylarının neredeyse hepsi, hafızamın içinde zuhur ediyor. Nitekim hala yaşanmakta olanların da.

Bu olayların ve yaşanan hemen her durumun ortaya çıkarmış olduğu bir gerçeklik var. Hiçbir şahsiyete tapılmaması gerektiği ve hiçbir otoritenin sonsuza kadar yaşayamayacağının realitesi. Bu ruh bile olsa. Şahsiyetlere tapma durumunu, siyasi anlamından, teorik kargaşa ve kaosundan sıyırırsak sorunun kökenini daha anlaşılır biçimde yorumlamış olabiliriz. En basitinden geleneksel değerler açısından bakıldığında bile bunun yansımasını görmek mümkündür. İtaat geleneği bize yıllardır ‘saygı’ kılıfında sunulmuştur. Bu, toplumda güçlüler üzerinden daha fazla yapılan bir şeydir ve adeta tabu haline gelmiş, getirilmiştir. Çoğu zaman genç insanların yaşlılar, kadınların erkekler, fakirlerin zenginler, özetle toplum tarafından kabul edile gelen anlayışla söyleyecek olursak, güçsüzlerin güçlüler karşısında fikirlerini sunmak isteme çabası bile yine ‘saygısızlık’ olarak nitelendirilmektedir. Bir de bunlar din üzerinden meşrulaştırılmaya çalışılarak, insanlara bir şeyler zorla dikte ettirilmektedir. Bilinmelidir ki, şahsiyetlere tapmanın anlamı aslında Allah’ı unutmaktır, adeta O’nu yok saymaktır.

Bunun bilinciyle hareket etmenin ve bazen ‘susmamanın’ insanları hayra sevk ettiği de görülmelidir. Bu tek bir ideolojiye, tek bir anlayışa hapsedilmemeli, insanlığın tamamını kuşatan ruhsal güç, unutulmamalıdır. Bu, ezilenlerin sesi ve gücüdür. Evet sesidir. Susmanın tam karşısındaki sestir. Çığlıktır. Bu ses, bu çığlık, tankın karşısına dikilmeyi de zulme karşı sürekli bir mücadele halinde olmayı da sağlar ve ortaya çıkarır. Onurludur. Hak verirsiniz ki asırlardır susma fiiline yüklenen olumlu anlamı bir yazıda tersine çevirmek kolay olmuyor. Ancak herkes kendi hayatına biraz daha gerçekçi gözlerle, keskin bir biçimde bakarsa vaziyet kolaylaşabilir belki.

Bunu da okuyabilirsiniz...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir