NE EFENDİYE NE TANRIYA

EYYÜP DÜZ

ne-efendiye-ne-tanriya

Muarızlarına ağır bedeller ödeterek meşruiyetini korumaya çalışan ‘kilise dini’yle girişilen mücadeleyi kazanan insan, kilisenin ‘kendisine’ ve dolayısıyla ‘sömürü düzenine’ itaate zorlamasına karşın mücadele esnasında sloganı şu şekildeydi: ‘ne efendiye ne tanrıya’.

Çağın kaotik ortamından kurtulup yeni bir kozmoloji oluşturmaya çalışmak rasyonel bir zemin ve zihin ile mümkün olacaktır. Bahsettiğimiz zeminde ‘aşkın’ olanın reddi ile beraber yeni bir inşa süreci başlamış oldu. Bu sürecin süzgecini çağın zihinsel faaliyetlerini ve değişimlerini dikkate aldığımızda pozitivist paradigma oluşturur. Fakat ret, sadece düşünsel alanda dinden bağımsız kategorik tanımlamalar kümesi değildi. Çünkü paradigmanın yeter ölçüt olarak kabul görülmesi; o tavrın devamı olarak dünyanın dizayn edilmesinde de kendini göstermiştir.18. yüzyılda patlak veren ihtilalin neticesinde kendini ortada -önceki mesuliyetlerinden soyunmuş bir şekilde- bulan insan, bir güvenlik arayışına girdi. Kutsala karşı başarılan ihtilalle otoritenin yere indirilmesi, yeni bir güvenlik anlayışını da beraberinde getirdi. “İnsanın insanın kurdu” olmasını engelleyemeyen, dahası kurda kuzuyu teslim eden din’in seküler zamanda söyleyecek bir şeyi kalmamıştır artık. Durum hemen her alanda yeni bir sürece girildiğinin resminin belirginleştiği evreye gelmiştir artık. Bu resimde doğal olarak Tanrı’nın yerinin olmayışı formda ondan bağımsız hatta ona zıt bir görüntü ortaya koymuştur. Ancak içerikte ona bakarak kendi sistemini kurmuş, onun kavramlarından/tanımlarından yararlanmıştır.

P.Berger’in ifade ettiği gibi ‘gökle bağını koparan insan’ yeni ‘bilim, modern devlet gibi’ ‘tanrı/kutsal’ karşısında huşu içinde durmuştur. Westfalya antlaşmasıyla temeli atılan ‘her ulusun kendi kendini yönetme’ düşüncesi, meyvesini ihtilalin neticesinde almaya başladı. Çeşitli şekillerde –kimi imparatorluktan koparak, kimi onun mirasını sürdürerek- oluşmuş devletlerin icadı olan ve Hegel’in deyimiyle ‘Tanrı’nın yeryüzündeki yürüyüşü’ olan ‘ulus’; ‘Tanrının’ cenneti olan ‘ulusal sınırlar/vatan’ın ‘halifesi/vatandaşı’ olarak seçilecektir.

Tarih sahnesine farklı bir biçimde çıktığını ifade ettiğimiz modern devlet, varlığını idame ettirmek için efsaneler anlatmak, mit’ler oluşturmak için ona uygun olarak ‘gelenek icat etmek’(1) mecburiyetindedir. İcat edilen bu gelenek; ona ‘değişmez olduğu ve/ya çok uzun zaman önceden var olduğu (ne zaman oluştuğu belli olmayan)’ görüntüsü verdirerek tarihten gelen derin kökler sayesinde ‘kutsallaştırılır’. Çünkü tarihi tecrübesinde her zaman ‘ölmeyen yegâne şey’ olarak bilinen Tanrı’nın öl-dürül-mesiyle birlikte insanın makbul olarak şekillenmesi ve ona inanması açısından icadın niteliklerinden birinin de ‘ölümsüzlüğü’ çağrıştırması   kaçınılmazdır. Aynı mekândaki insanların ‘biz’ duygusuna sahip olmaları için ancak başarı dolu bir mazi yoluyla bu gerçekleştirilir. Bu mazi ‘ataların’ sayesinde olmuştur ve atalarımızla ‘aynı kan’ birlikteliğine sahipsek bunu bizim de yapabilmemiz gerekir. İnsanın bu soruyu sorabilmesi ‘lineer zaman’ düşüncesinin kabul edilmesiyle şekillenen sistemin sayesindedir. İlerlemeci zamanda ‘şimdi geçmişten; gelecek şimdiden ‘daha iyiyse ve tarihin akışı devam ediyorsa, biz’i çok iyi bir gelecek bekleyebilir, beklemelidir. Belirtmeliyiz ki; evet ulus’un bir geçmişi var. Ancak bu yaşanmamıştır, öyle kabul edilmiştir.

Her şeye rağmen bir sorumlu, suçlu arayan, oluşturan ulus ideolojisinin ‘biz bunu neden yap-a-mıyoruz’a aradığı cevap bir ‘öteki’ inşasını da içinde barındırır. Bu inşada sınırın ötesindekiler zaten bir tehdit unsuru olarak görülürken; sınırın içinde yaşayanlar da aynı/homojen/tek ulus şeklinde kabul edilir. Çünkü meşruluğunu ulustan alan devletin aradığı vasfa sahip olmayan her ulus o ülke için gayri meşru’dur. ‘Meşru olan'; heterojenden arındırılma vahşetinin uygulandığı yerde, katalizör olarak kullanılacaktır.

Diğer tüm aidiyet biçimlerinin yerleştiği yerde hemen hepsine galip gelen ve onlar gibi bir aidiyet biçimi olan bu ideoloji, eşitleyici olma özelliğiyle “eritici kazan”dır. Bu özelliğinin neticesi olarak da başka herhangi bir dilin/kültürün -ulus-devletin engin(!) hoşgörüsünü gösteren minimal düzey haricinde-varlığının kabulünün imkân dâhilinde olmadığını söylemek durumundayız. Devletin icat ettiği ulus ve onun sembolü ve unsurları dokunulmaz addedilirken, bu politik tercihe uyum sağla-ya-mayan unsurlar da ilk aşamada o kimlikle tanımlanır. Eğer o ulus kendisine giydirilmeye çalışılan elbiseyi giymeyi reddederse, artık sınır bütünlüğünün güvenliği açısından tehdittir, yani “ihtiyaç dışı insanlar”dır.(2) Bu da, egemenin, onları asimilasyondan geçirerek tehdit olmaktan çıkarmaya çalışmasına  neden olur. Yöntemde başarılı olunmazsa işkenceler, katliamlar ve sürgünler yoluyla “işlem” gerçekleşir..

18.yy.da gerçekleşen birtakım olaylar zincirini bütünlüklü olarak dikkate aldığımızda, bu olayların, ‘halk’ olan topluluğu ‘ulus’ olarak görmeyi mümkün hale getirdiğini görürüz. Ulusa-l bağlılığın ilk bağımlıları ‘piyasa kapitalizm’inin şekillendirdiği gelişmiş ülkelerin insanı arasında olmuştur. Çünkü ‘ulusçu’ düşünce, ’ilksel duygu’ diye tanımlayabileceğimiz ‘aile-akrabalık-din’ bağlarının zayıflamasına neden olan; kamusal alanla anlam dünyasının ve  ahlaki kaygının ortadan kalktığı, ‘günlük hayat’ın belirleyici vasfı olan ekonomik gayenin önemsendiği kapitalist kitle toplumunda boy göstermiştir. Anlamlı varoluş sahasının gittikçe yerini ‘rutin’ faaliyete, alışkanlığa bıraktığı toplumlarda bu netice şaşırtıcı olmasa gerek. Fiyatın her şeyin kriteri olduğu dünyada, değerlerin safiyetini koruyarak yaşaması mümkün değildir. Giddens’in bahsettiği ‘ontolojik güvenlik’in modern toplumlarda kırılgan olması sentetik olan ‘ulusu’ ve ‘ulusal aidiyet’i doğurmuştur.

Piyasa kapitalizminin yanında bir başka sebep de ‘matbaa kapitalizm’idir. Ulus-devletin denetim/gözetim görevini yerine getirebilmesi, haberleşmenin taşımadan bağımsız hale gelmesi ile önemli ölçüde kolaylaşmış, onun gözetim kulesinden biri haline gelmiştir. Bununla birlikte matbu dilinin ‘yerel dillerden’ biriyle seçilmesi sonucu merkezi iktidar o dil sayesinde kendi belirlediği zaman ve mekân olgusunun bir araya gelmesiyle o topluluğu ‘tahayyül edilebilir’ bir hale getirir. Yazılı basının gelişmesinin doğal uzantısı olan ‘kabul edilen yerel dil’le bir günden ertesi güne ulus-devletin hemen her köşesine ulaştırılan yayınlar ulusal aidiyetlerin taşıyıcısı olmuştur. Zaten baktığımız zaman kitap basımı, eski metinler ve ulusal geçmiş arayışı Batı’da hemen hemen aynı zamana gelmiştir.

(1) E.Hobsbawm ve çalışma arkadaşları, geleneklerin; iddialarının aksine yeni olduklarını, ve çoğu zaman  gelenekleri ulus-devlet kurumlarının icat ettiğini söylerler.

(2) Kavram, Bauman’dan alınmıştır.

Bunu da okuyabilirsiniz...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>