KİTAP VE ÜMMİLİK

ÖZCAN SARIER

kitap-ve-ummilik

İlk inen vahyi “oku” olan Kitab-ı Kerim, insanın aklını ve vicdanını muhatap almıştır. Muhakkak ki okumak bir şuur ve bilinç haline dönüşmektir. Önderimiz ve rehberimiz Hz. Muhammed’e risalet görevi gelmeden önce yaşadığı toplum ümmi bir toplumdu. Yani kitapsız bir toplum. Okumayan, akletmeyen, hayatını sabitelere göre düzenlemeyen, kaypak, zalim ve menfaatperest bir toplum…

Ancak ne gariptir ki anlamı yanlış bilinen ve anlamlandırılan sözcüklerin en önemlilerinden birisi de  “ümmî” sözcüğüdür. امّى Ümmî” sözcüğü yanlış bir tanım ve rivayet kültürünün etkisiyle “okuryazar olamayan peygamber ve toplum” anlamında kabul edilmiş, insanlar da bu sözcüğü bu yanlış anlamıyla kullanılır olmuş, hatta okuma yazma bilmeyen peygamber ve toplum algısı övünç kaynağı olmuş, dolayısıyla da Kur’an’ın mesajlarına da bu çarpık tanımla anlam vermeye çalışmışlardır.

Kelime “ام” kökünden türetildiği takdirde, anneye nispeten, “annesinden doğduğu gibi kalmış, tabiatı bozulmamış, değişmemiş, saf ve arı kalmış kimse” manasına gelir. Kelime nispet ifadesiyle anne tarafını tutan, anneye mensup olan anlamını taşımakla beraber, aynı zamanda yaratılış berraklığı, saflık ve merhamet anlamlarını da ifade eder.

Kelime konuşma dilinde genellikle okuma-yazma bilmeyen manasında kullanılır. Kişi annesinden doğduğunda yazıdan habersiz, bilgisiz olarak dünyaya gelir, yazı sonradan kazanılır. Bu açıdan ümmîlik de, “annesinden doğduğu gibi kalan, okuma-yazma öğrenmemiş” anlamında yaygın olarak kullanılan bir sıfattır.1 Ümmî kelimesinin bu anlamını kabul edenler, o devirde Arap toplumunun okuma yazma bilmeyen bir topluluk olması ve onlara göre Allah’ın bu ümmî (okuma yazma bilmeyen) topluluğa gene kendileri gibi ümmî (okuma yazma bilmeyen) bir elçi göndermesini delil getirmişlerdir

“Ve sen bundan evvel herhangi bir kitaptan okumuyordun; onu sağ elinle de (kendiliğinden) yazmıyorsun. Eğer böyle olsaydı batılcılar (batıla inananlar) mutlaka kuşku duyacaklardı.” (Ankebut, 48)

Ümmî kelimesi, Kur’an’da iki yerde tekil, dört yerde de çoğul olmak üzere altı yerde geçmektedir2 ve kavramsal olarak lügat anlamlarına yakın manalarda kullanılmıştır. Kur’an içerisindeki kelimeleri, ayetleri, konuları ve kıssaları doğru anlamanın önünde en büyük engellerden birisi, Kur’an’ın yol haritası olan kavramları doğru anlayıp tanımlayamamaktan kaynaklanmaktadır. Ümmi kelimesine Kuran’ın tanımladığı anlam dışında bir anlam yüklenmesi de bunlardan birisidir. Kur’an’da geçen bir kelimenin ne anlama geldiği lügatçı-semantik yaklaşımla yani lafızcı bir yaklaşımla değil de, Kur’an’ın o kelimeye Kur’an bütünlüğü içerisinde yüklediği anlama, Kur’an’ın hedeflediği gayeye bakmak gerekir.

“Bunların bir de ümmî takımı vardır; Kitab’ı (Tevrat’ı) bilmezler. Onların bütün bildikleri bir sürü kuruntulardır. Onlar sadece zanda bulunurlar.” (Bakara, 78)

Bu ayete baktığımızda ümmi insanlardan bahsederken kitabı bilmezler diyor. Buradan salt olarak okuma yazma bilmez anlamını çıkarmak yanlış olur. Çünkü ehli kitap toplumunda da okuma yazma bilmeyen zaten çoğunluktaydı. Peki, kitaptan kasıt ne olabilir? Rabbimizin peygamberler aracılığıyla gönderdiği kitaplar olmalı ki, o zamanın Mekke toplumuna bir kitap indirilmediği, en azından dini anlayışlarının bir kitaba dayanmadığı, rivayet ve hikâye kültürü ile iç içe olduğu hemen anlaşılır. Kur’an o toplumdan bahsederken hem kitaptan habersiz onunla ilgilenmez, hem de bilmeden bir sürü asılsız şeylerin ardına giderler diyor ümmilerden bahsederken. Muhakkak ki ehli kitap içinde de bir sürü yalana, yanlışa, hurafeye uyan ve ardı sıra giden olduğu gibi olmayan da vardı. Ümmiler içinde de Rabbani doğruları arayan “haniflerin” olduğunu unutmadan konuya bakmalı ve öyle yaklaşmalıyız. O devri düşünelim, Yahudi ve Hıristiyan inancı vardı ehli kitap olarak. Eğer ehli kitap inancı bozulmasaydı, kitabı kendi elleriyle yazıp kendilerince bir din yaratmamış olsaydılar, neden Allah yeni bir peygamber, yeni bir kitap gönderme gereği duysun? Bu ayetten de anlaşıldığı gibi Kur’an ümmi sözcüğünü okuma yazma bilmeyen anlamında kullanmıyor. Yukarıda da belirttiğimiz üzere kendilerine kitap indirilmemiş, yollarını-inançlarını kitaba göre düzenlemeyen fakat onların birçoğunun, kendilerince uydurdukları temel dayanakları olmayan, asılsız inançların peşinde koşan bir toplum olduğunu söylüyor. Şimdi de aşağıdaki ayete bakalım.

“Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet bıraksan, onu sana noksansız iade eder. Fakat onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet bıraksan, tepesine dikilip durmazsan onu sana iade etmez. Bu da onların, “Ümmîlere karşı yaptıklarımızdan dolayı bize vebal yoktur” demelerindendir. Allah adına bile bile yalan söylüyorlar.” (Âli-İmran, 75)

Yukarıdaki ayeti anlamaya çalışalım. Kendilerine kitap tebliğ edilmiş ve ona iman eden kitap ehli insanların bir kısmının doğru ve dürüst güvenilir olduğundan, bir kısmının da asla güvensiz olduğunu söylüyor ve bu kişiler borçlarında sadık olmamalarının nedeni olarak da, kendilerince uydurdukları bir sebepten, ümmilere karşı yaptığımız yanlışlardan, haksızlıklardan sorumlu değiliz diyorlar. Peki, bu durumda ümmi kişilerin özelliği nedir ki bunlara karşı yapılacaklar için sorumluluktan kaçmaya çalışıyorlar? Demek ki bu insanlar Ehli kitap halkı değil, yani kendi inançlarına ters düşen bir toplum olmalı ki onlara kötülük yapmayı bile mubah görebilenler var. Onların inandıklarına iman etmiyorlar ki, böyle bir kızgınlık var onlara karşı. Ya onlara bu kitaplar tanıtılmamış, uzak bırakılmış, ya da o günün yalan ve yanlışlarla yaşanan bozulmuş ehli kitap inancına tabi değiller. Çünkü ümmi kelimesine bizler okuma yazma bilmeyen toplum dersek, neden bazı ehli kitap halkı ümmilere karşı yapılacak haksızlıklardan sorumlu değiliz desin? Kendi inancı içinde okuma yazma bilmeyeni kandırmayı aldatmayı neden normal karşılasın. Cahillik aldatılmayı gerektiren bir durum değil ki. Bu sözlerden yola çıkarak ümmiliğin, ehli kitap halkından olmayan bir toplum olduğu anlaşılıyor. Geçmişten gelen tarihi kaynaklardan aldığımız bilgilerdeki Yahudilerin Arap toplumuna ümmî topluluk olarak hitap ettikleri söylenir. Bu da kendilerince Allah katından inen bir kitaba tabi olmayan toplum anlamındadır. Peki, buradan ümmiliği Allah a iman etmeyen kâfir insanlar anlamında mı anlamalıyız? Asla böyle anlamamız mümkün değil. Çünkü bir düşünelim lütfen, Kur’an’ın indirildiği dönemi; Ehli kitaba inananlar Yahudi ve Hıristiyanların geneli zaten indirilen kitap yerine, uydurulmuş, hurafelerin hüküm sürdüğü bir inanç içindeydiler. Allah’tan başka şefaatçiler yaratıp dini yolundan çıkarmışlar. Sadece isimleri kalmış Ehli kitap toplumu diye. Akleden hiç kimsenin ardı sıra gitmeyeceği bir din oluşmuş adeta.

Ayetteki “ümmîler” kavramıyla, genel anlamda Ehl-i kitaptan olmayan, yani ilahi kitaba dayalı bir dinleri bulunmayanlar kastedilmektedir. Bilindiği üzere Yahudiler, Ehl-i Kitaptan olmayanları ümmî olarak isimlendiriyor ve Tevrat’ta, mallarına veya canlarına zarar verme bakımından herhangi bir yasaklama bulunmaması dolayısıyla kendilerine muhalif olan herkese yapılan zulmü helal kabul ediyorlardı.3

“Çünkü ümmîler arasında kendilerine Allah’ın ayetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O’dur. Hâlbuki onlar apaçık bir sapıklık içerisindeydiler.” (Cuma, 2)

Bu ayette geçen “ümmîler” kelimesi, Hz Peygamber’in de içinde yaşadığı Arap toplumunu ifade ediyordu.4 O devirde Araplar, diğer toplumlara göre okuma ve yazması daha az olan bir topluluk olarak dikkati çekmektedir.5 İbn Abbas ise “ümmi” kelimesini, kendilerine bir peygamber gönderilmeyen ve ilahi bir kitabı olmayan kimseler manasına geldiğini söylemiştir.6

Hâsılı kelam, bu tür yanlışları içeren İslam medeniyetinin toplumsal katmanları; din ve medeniyet algısında kitabı terk etmiş, bilgi kanallarını kapatmış, duygu ve mistisizmi yol haritası edinmiş, bedevileşmiş ve medeniliği terk etmiş bir topluma dönüşmeye başlamıştır. Netice olarak akıl terk edilince akleden bir toplum oluşmamış, üst kimlik haline gelip kutsallaşan cemaatler ve şeyhler bu toplumda etkili olmaya başlamıştır.

Bunun sonucunda nesnelleşen ve sürüleşen insanlar topluluğuna dönüştük. Kur’an’ın gayesini terk edip, lafız ve kelimelerine takılıp kaldık…


[1] Abdullah Bostani, el-Bostan Mucemu’l-Lugavi, Lübnan 1996, s.31.

[2] Muhammed Fuad Abdulbaki, Mucemü’l-Müferres  li Elfâzı’l-Kur’ani’l-Kerim, Beyrut 1995, s. 81.

[3] ez- Zemahşeri, age, C. I, s.367.

[4] ez- Zemahşeri, age, C. IV, s.517; er-Razi, age, C. XXX, s.4.

[5] ez- Zemahşeri, age, C. IV, s.517

[6] er-Razi, age, C. XXX, s.4.; İzzet Derzeve , et-Tefsirü’l-Hadis, Beyrut 2000, C.5 , s.540.

Bunu da okuyabilirsiniz...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir