İNANMIŞLAR ÇAĞI’NA DÖNÜŞ YOLUNDA

FERHAT BAKIR

1474876403782

İsmet Özel yıllar önce İslam’a sırtını dönen devlet politikalarına rağmen dinini yaşamaya çalışan insanlarımızı anlatmak adına “Türkiye’de devletin terk ettiğine millet sahip çıkmıştı” ifadesini kullanmıştı. Bu cümle, son yaşanan gelişmeler üzerine sıklıkla meşgul ediyor beni. 15 Temmuz gecesi ve devamında yaşadıklarımızı tam olarak kavrayabildiğimizi söyleyebilmek mümkün gözükmese de vaziyete el koyan milli bir gücün soluğunu hepimiz hissettik o anlarda. Yollarda, meydanlarda, makinelerin üstünde yüksek bir ideal uğruna; vatan ve millet düşüncesini yaşamlarının çok üstünde tutan müjdeleyici, cesur insanlar; beşeriyeti insanlığa çıkartma gayretinde birleştiler. “Celladına âşık insanımız” yoktu o gece. Bir iman patlaması ve dev adımların seslerini işittik. Var olan bir iç savaş tehlikesini de tarumar ederek anlık sorunları def etmişti halk. Belki de, bence kesinlikle, şairimizin deyimiyle devletin içine sızmış emperyalistlerin işbirlikçi uşaklarının terk ettiğine, hücum ettiğine millet göğüs germişti o gece. İslamsız, vatansız, köle olarak yaşamak tehlikesine karşı bir tepkiyle; halk düşmemiş ve mücadele yolunu seçmişti. Peki ya sonrası?

Yaşananlar üzerine birçok şey yazıldı, çizildi. Bazıları konuyu siyasi düzlemde değerlendirirken, kimileri sosyolojik olarak ele aldı yaşananları. Olayların uluslararası boyutunu öne çıkaran birçok yazı okuduk; ekonomik bilanço ve mal varlıkları hakkındaki haberler de oldukça gündemdeydi. İşin magazin boyutuyla ilgilenecek değiliz. Bu süreçte en rahatsız edici durumlardan birisi zaten itirafçı programları ve magazin haberleri yoluyla mesaj bombardımanına tutularak kalkışmanın ana odağını kaybetmemiz. İlgili diğer çoğu yazıya bakıldığında birçok açıdan kafa karışıklığı doğacaktır insanların zihinlerinde. Üzerinde durulması gereken çok temel sorunlar var. Kanaatimce esas olarak, özellikle kalkışma sonrasında halkın iradesiyle mücadele edilen emperyalist, kapitalist sistem oyunlarına karşı durabilecek kalıcı bir yapının ve bilincin yoksunluğu üzerinde durulması gerekiyor.

Malum gece bizi birleştiren gücün itici kuvvetiyle İslam medeniyetinin tohumlarını yeşertecek, kalıcı ve bütünlükçü hamleler gerekiyor. Biliyoruz ki bu, kolay bir şey değil.  Yusuf Kaplan’ın sıklıkla tekrarladığı “çağı tanımayanlar, tanımlanırlar” ifadesi aslında temelde ne düşünmemiz gerektiği üzerine bir işaret veriyor bize. Biliyoruz ki her tanımlanma tanımlayanın zihin dünyasının izlerini taşır. Onun perspektifinden bir anlam kazanır. Bu ise kendimizi bile başkalarının kavramlarıyla açıklama gibi varoluşsal açıdan çok bir vahim bir duruma sebebiyet verir. Benliğini, var oluşunu muhtaç olduğun gücü yok saymak bu anlamda büyük bir çürümenin sonucudur. Çağı tanımak, bu bağlamda atılacak adımların doğruluğunu da belirlemesi bakımından çok önemlidir. Abdurrahman Arslan kabaca “kendini pozitivist hakikat anlayışı üzerine inşa etmiş olan Aydınlanmacı dünya görüşü ve onun zihniyet yapısının” kendi özünden koptuğu bir dönemde olduğumuzu söyler. Adorno ve Horkheimer, Aydınlanma idealinin insanları korkularından arındırırken yeni korkular ve ayrı bir vahşeti beraberinde getirdiğini ifade etmişlerdi. Aydınlanma, insanın doğa üzerinde hâkimiyet kurmasını sağlarken, insanın diğer insanlar üzerindeki tahakkümünü de beraberinde getirdi. Aydınlanma özgürleşmeden daha fazla baskı, zulüm, adaletsizlik üretti. Ne yazık ki sömüren karşısında boynunu bükmek İslam ülkelerine de düşen yazgı oldu. Bu süreçte gerek maddi gerek manevi sömürülen haline gelinirken insanımıza düşen tarihin öznesi konumundan düşmek oldu.

Aydınlanma ile beraber rüzgâr karşısında savrulma devam etti. Araçsal aklın kılavuzluğunda kişiliğimiz ve benliğimiz kaybedilmeye başlandı ve sürüklenildi.

Şimdi ise liberal sistem diye beklenen, tarihin hiçbir dönemiyle kıyaslanamayacak biçimde, her şeyiyle denetlenen ve adaletsizlik üzerine kurulu toplum düzeninin içinde yaşam savaşı veriyoruz. Sömürülüyoruz ve işgal ediliyoruz. Arslan’a göre içinde bulunduğumuz dönem, “yeni muhafazakarlık, konformizm ve irrasyonalizm” ile inşa ediliyor ve O, neoliberalizmin çağımızın sorunlarına asla çare olamayacağını söylüyor. Bu bağlamda sadece maddi kaynakların değil manen de zihinlerin işgali ile emperyalizm, zulmünü devam ettiriyor. Darbe teşebbüsü gecesinde kazandıklarımız somut bir yapıda değerlendirilemediği için kaybediliyor. Atasoy Müftüoğlu’nun “Sömürgeci yabancıya karşı, sömürgeci bilgiye karşı, sömürgeci bilginin oluşturduğu kültürel iktidar ve tahakküme karşı, güçlü-etkili bir biz duygusu-bilinci-kültürü oluşturamıyoruz. Alternatif/bağımsız bilgi/kavram/kurumlar üretemiyoruz.” itirazını bu çerçevede okumak ve değerlendirmek gerekiyor. Sömüren-sömürülen döngüsünü kırmak, Müslümanca var olmak, İslam medeniyetini yeniden inşa etmek için çağımızın sorunlarını anlamak, dinamiklerini çözmek, bu duruma sebep olan koşulları idrak edebilmek ve devamında yeryüzünde bozgunculuk çıkaranları silecek yeni bir nizamı kurmak gerekiyor. Ne yazık ki, Müftüoğlu’nun ifade ettiği gibi bizler sömürgeci sistemi değiştirmek yerine, ona ayak uydurmayı seçtik. Bu acı durumun faturasını hem kendimiz ödedik, ödüyoruz hem de coğrafyamıza ödetmekteyiz. Kalkışma gecesi yaşanan olaylar karşısında bu denli büyük bir heyecanın ve coşkunun oluşmasına rağmen, üretim yoksunluğumuz yüzünden sonraki süreçte hareket alanımızı daraltıyoruz. Bu sebeple tüm bu gelişmeler üzerine kalıcı adımlar atmak bir zorunluluk olarak karşımıza çıkıyor. Halkın şecaatini hakkıyla görmek ve okumak, onların direnişleriyle bize açtıkları yolda sağlam adımlarla yürüyerek kalıcı yapılar inşa etmek gerekiyor. Kalkışma ve ülke üzerinde oynanan oyunlara karşı halkın direnişini şairin deyişiyle beton duvarların arasında açan çiçeği saygıyla ve minnetle karşılamak ve gereğini yapmak bizlere düşüyor. İnanmışlar çağına dönüş için hurafelerden, slogan edebiyatından, günlük siyasi çekişmelerden uzak durarak İslam’ı merkeze alıp çağımıza ışık olmamız, medeniyetimizi inşa etmemiz gerekiyor. Sömürüden kurtularak tam anlamıyla özgür olabilmek için bu yolda yürümemiz ön koşul olarak önümüzde duruyor.

“Beton duvarlar arasında bir çiçek açtı

Siz kahramanısınız çelik dişliler arasında direnen insanlığın

Saçlarınız ızdırap denizinde bir tutam başak

Elleriniz kök salmış ağacıdır zamana

O inanmışlar çağının.”

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.