EYLEMLER VE GEREKÇELERİ

ZAFER SÖĞÜTLÜ

demokrasi

Her sabah gün doğumunda sahilde oradan oraya koşturan, eğilip kalkan, telaş içinde bir şeyler yapan adam vardır. Ve onu izleyen bir başka birisi vardır. Her sabah gün doğmadan sahil boyunca yaptığı bu garip hareketlerin manasını bir türlü çözememiştir. Her sabah aynı şeyi izliyordur. Bir sabah bu garip seromoniyi daha yakından görmek için o da sahile inmiştir. Görmüştür ki sahil boyunca kumsaldaki yıldızları toplayıp denize atmaktadır. Yaklaşır ve sorar:

– Ne yapıyorsun?
– Deniz yıldızlarını denize atıyorum.
– Neden?
– Çünkü birazdan güneş doğacak ve denize ulaşamayan deniz yıldızları ölecekler
– İyi ama kilometrelece sahil ve binlerce yıldız var. Ne farkeder ki?
Adam eline aldığı deniz yıldızını suya fırlatır.
– Bunun için fark etti, der.

Bu hikayeyi burada bırakalım.

Dünyada bazı şeyleri fark ettirmek için yaşayalım. Bu hayatı sadece kendimiz için değil aynı zamanda başkaları için de yaşayalım.

15 Temmuz gecesinden sonra, meydanlarda liderlerine destek için toplanan, belediyelerin ikram ettiği börekler çörekler eşliğinde, demokrasi nöbeti tutan, Amerika’ya ve İsrail’e nefret söylemlerinde bulunan, sloganlar atan, ilahiler, marşlar söyleyen, tekbirler getiren kalabalıkların, aynı hassasiyeti İsrail’le yapılan anlaşmada da göstermesini beklerdik. İsrail’e karşı bu kadar nefretle dolu olan bu halk, ne olmuştu da yapılan bu anlaşmaya böyle sessiz kalmıştı?

Bir ay süreyle her gece milyonlarca insanın tuttuğu nöbetler (Arunthati Roy’un deyimiyle) global sermayeyi hiç korkutmadı. Çünkü gündüzleri  demokrasinin  nöbete ihtiyacı yoktu. Demokrasinin gerçekte ihtiyaç duyduğu şey kendisi için üretilen şeylerin devam etmesiydi ve bunun için gündüzleri  herkes işinde gücündeydi. Fabrikaların hiç birisinin üretimi aksamadı, kapitalizm için üretime devam etti.

Ben 15 Temmuz’da neler olduğuyla ilgilenmiyorum. Ben daha çok neden olduğu, niçin olduğuyla ilgileniyorum. Toplumların böylesi ironik durum ve tutumlarını anlamak, anlamlandırmak ve yorumlamak oldukça zordur. Ben bu konunun sadece bir boyutunu  kendimce anlamlandırmaya ve anlatmaya çalışabilirim.

TV’lerde Amerika ve İsrail politikalarına karşı olduğunu söyleyen milyonların, yine tv’ler vasıtasıyla Amerikan ve siyonist emellere nasıl alet olduğunu, kapitalizmin çarklarına su taşıdığını görüyoruz.

Bu ve benzeri pek çok olayda olayın bütününü göremiyor, sadece olayların şekliyle, nasıl olduklarıyla ilgileniyoruz. Niçin olduklarıyla ilgilenmiyoruz. Maşaları görüyor, gerçek failleri görmüyor, göremiyoruz. Kendisi zihinsel faaliyet göstermeyen, düşünce üretmeyen her toplum gibi bizler de, bizim yerimize düşünce üretenlerin oyuncağı oluyoruz.

Bizim yerimize düşünenler, bizim düşünmemizi, düşünebilmemizi hiçbir zaman istemezler. Hatta düşünmememiz için ellerinden geleni yaparlar. Bunun için kurdukları büyük büyük vakıfları, düşünce kuruluşları, STK’ları, medya kuruluşları, TV kanalları vardır. Bizlerin güzel zihinlerinin konforu için her şeyi planlarlar. Hiç bir masraftan kaçınmazlar. Her şey o kadar planlıdır ki, bizim düşünmemize gerek kalmamıştır.

Olaylar takibe ve yoruma ihtiyaç duymaksızın (kameralar vasıtasıyla) gözler önünde cereyan eder. Gözümüze sokarlar adeta. Her şey göz önündedir. O kadar açıktır ki, bütün her şey (medya vs.) düşünmememiz için seferber olmuştur.

O kadar alıştırmışlardır ki hazır bilgiye, bizlere gösterilen bunca olaya rağmen, o liderlerin kapalı kapılar ardında nelerin konuşulduğunu kimse bildirmez, kimseye merak ettirmezler. Kimse sormaz bu soruyu.

Nöbetini tuttuğumuz şeyin gerçekte ne olduğunu düşünme fırsatı verilmez. Herşey planlıdır çünkü. Onların iyi dediği iyi, kötü gösterdiği kötüdür. Bizim yerimize birilerinin düşünmesine alıştırılmışızdır bir kere. Bu noktada sanırım düşünsel yönden ne kadar tembelleştirildiğimizin bir ölçüsü yok.

Düşünsel yönden yoksunluğumuz ve yoksulluğumuzu buradan da anlayabiliriz. Özellikle son yüz yıldır sömürgecilerin sayesinde bütün dünyayı adeta işgal ettiği, kana buladığı, sömürdüğü şeyin nöbetini tutuyoruz. Yakın zamanlardaki örneklerden hiç ders almamışız sanki. Global güçlerin dünyayı işgal etmesine mani olmadığı gibi, onların adeta maşası haline gelmiş demokrasi, nasıl olurda sorgulanamaz? Onu sorgulanamaz kılan şey nedir? Kimse bu soruyu sormuyor. Çünkü herkes demokrasinin iyi bir şey olduğuna inandırılmış.

Demokrasinin sorgulanamıyor olmasının elbette başka sebepleri de var. Bu sebeplerden birisi demokrasinin getirilerinden faydalanılıyor olması. Evet, bir narkoz gibi aslında kapitalizmin bize enjekte ettiği  ama demokrasi sayesindeymiş gibi gösterilen tüm modern dünyanın şatafatına hayır diyemiyor oluşumuz.

Bir diğer sebep başlı başına başka bir yazının konusu. O da korkularımız. Burada iki farklı korkudan bahsedebiliriz. Birincisi demokrasinin (aslında kapitalizmin) bize sağladığı rahat ve konforlu hayattan mahrum kalmak korkusu. İkincisi ise demokrasinin baş savunucularının her şeyi (maddi imkan, silah, iktidar vs.) elinde bulundurması ve her fırsatta bizi tehdit etmesi.  Silahla yapılan saldırılara karşı koyabiliyoruz ama her şey normale(!) döndüğünde arkasından gelen ve düşünsel cehd gerektiren şeylere direnemiyoruz. Keyfimiz daha fazla kaçmasın istiyoruz. İşsiz kalmayalım, düzenimiz bozulmasın, her akşam tv izlerken çayımızı yudumlayalım istiyoruz. Bize bu rahatlığı sağlayanlar bizden neleri/mizi alıyorlar, neyin karşılığında bu refahı yaşıyoruz? Hiç düşünmüyoruz ve düşünmeyelim istiyoruz. Afrikada bir çocuğun kursağından geçmesi gereken bir yudum su, belkide şarabımızın üzüm bağını suluyor. Ne oldu? Olmadı mı? haydi şıra olsun. Bunları duymayalım, görmeyelim bilmeyelim istiyoruz. Bunlarla yüzleşmekten korkuyoruz.  Ne zaman dünyayı bir bütün olarak göreceğiz? Bizi avuttuklarını ve biz uyumaya devam ettiğimiz sürece bizi ve başkalarını sömürmeye devam edeceklerini ne zaman anlayacağız? Bize sıktıkları mermilerin kaynağını  büyük AVM’ leri sayesinde yine bizim sırtımızdan sağlıyorlar. Bunları ne zaman düşüneceğiz ve ne zaman harekete geçeceğiz?

Kapitalizmin her türlü nimetlerinden yaralanıp sonra “kahrolsun kapitalizm”diyeceğiz. Bizler ballı börekli ayinler yapıp, Afrikalı aç insanlar için gözyaşı dökeceğiz. Bütün dünya üzerinde savaş planları yapan global sermayenin her türlü ürününü kullanacağız ve sonra kapitalizme söverek, slogan atarak cihad ettiğimizi zannedeceğiz.

14 Temmuz, 15 Temmuz, Ağustos, Aralık, Ocak, Salı, Çarşamba… Haftanın her günü, her gecesi,  bizi bir geceliğine bu lüks yaşamımızdan koparan o makûs geceyi, bir ömür yaşanlar var. Üstelik bu acıyı onlara kuşaklar boyu yaşatanlar, bizim anlaşma yaptığımız, müttefikimiz devletler.

Bizler hergün o sahil boyunca uzanan deniz yıldızlarına basarak geçen insanları izleyip gözyaşı döken, ancak kendi yaşamlarımız söz konusu olduğunda harekete geçen, olup biteni 106 ekran TV’lerden izlemeye bağımlı, her akşam yorum programlarıyla ülkeler kurtaran, zihinleri sanal sınırlara hapsolmuş, Allah’ın zavallı aciz kullarıyız. Aç kalmadan, susuz kalmadan, uykusuz kalmadan, kafa patlatmadan, yorulmadan, düşünmeden, üzülmeden, hasılı hiç bir konforumuzdan ödün vermeden bu iş oluverir zannediyoruz.

Son söz olarak Bakara suresinin 214. Ayeti, meramımızı özetlemeye yeterli olacaktır.

Bunu da okuyabilirsiniz...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir