KANUN YOKSA SUÇ YOKTUR, KANUNA UYGUNSA SUÇ DEĞİLDİR

HARUN ŞAHİN

mesruiyet

Kedi yavrusunu yiyeceği zaman fareye benzetirmiş. Bu kedinin yavrusunu yeme ‘vahşiliğini’ meşrulaştırma yöntemidir. Araç olarak kullandığı fare kedinin yemesinin hak olduğu, katlinde hiçbir beisin bulunmadığı ‘zararlı, kötü’ mahlûktur. Kedi ise tabii ki olayın faili, vahşi, hayvanlıktan nasibini almamış ve tüm bu özelliklerine rağmen meşru olandır. Bu ve benzeri bütün olaylarda bir de ‘yem’ vardır ki, olayın mazlumudur, güçsüzdür, suçsuzdur kimsecikler duymaz sesini çünkü o farenin aksine spekülasyona kurban gitmiş bir kedi yavrusudur.

Burada meşru kelimesi üstünde durmak istiyorum; yasal, dine uygun olan, anlamına gelir ve bu bağlamdaki olaylar, olgular meşru kelimesi kapsamına girer. Bu tanıma ek olarak; herhangi bir vicdani rahatsızlık vermeyen, tepki almayan, olağan, doğal, hak olan, kabul gören, diyebiliriz. TDK’dan faydalanarak verdiğim tanıma; “kimin yasası?” “hangi din?” sorularını yöneltecek olursak meşru kelimesinden türetilmiş ‘meşrulaştırma’ fiilinin hayatımızdaki yerini görebiliriz.

Düşünün ki bir yasa yığını var ortada, ne idüğü belirsiz kurallar manzumesi, neye göre yazıldı bilinmez, hangi dinin esas alındığı, kimin vicdanı ile temellendirildiği bilinmez. Sık sık değişir, duruma göre renk alır. Yazık ki yasa meşru olanın belirlediği değil, meşru olanı belirleyendir. İktidarın keyfiyetine göre şekil alan, güçlünün gücüne güç katan, zayıftan/fakirden habersiz; suçluyu masum, masumu suçlu kılan bir düzenin kuralıdır yasa. Düzen; yasal olanın helal olmadığı, hak olanın yasal olmadığı bir düzendir. Günümüzde hukuk, hakim sınıfın kanunlaşmış/meşrulaşmış iradesidir. Hâlbuki “güçlünün iktidarı bir gerçektir, hak değildir” der Aliya İzzetbegoviç. Bu durumda yasanın güçsüzün yanında olması gerekir. Ne var ki şimdi söz konusu olan şey daha kuvvetli olanı savunan ve güçsüzü avutan bir yasal düzendir. Zalimin zulmünü hukuk önünde hak kılan bir düzendir. ‘Kanun yoksa suç yoktur’ anlayışının hâkim olduğu bir düzende ‘kanun varsa suç değildir’ anlayışı kaçınılmazdır.

Tanımdan yola çıkarak meşruiyetin öbür ayağının din olduğunu söyleyebiliriz. Dinin kapsama alanına girince meşru olanı ‘caiz’ olarak da adlandırabiliriz. Peki, hangi din? İndirilen din mi, uydurulan din mi? Tabii ki, indirilen dine, meşru olanı belirleme yetkisini elinde bulunduranların bulunduğu hiçbir alanda rastlamak mümkün değildir. Din var olduğundan beri Yaratıcı adına konuşanlar da var olmuşlardır. Dinin bireyler ve kitleler üstündeki etkisi yadsınamaz derecede büyüktür ve bu etki bir güç devşirme alanı olarak kullanılmıştır. Bu gücü kanalize etmenin şartı insanların vicdanlarında yeri olmayan bir gerçeğe, uydurmalarla, kılıf bulup meşrulaştırmaktan geçer. Bu çabaları geçmişten günümüze sıkça görüyoruz. Kerbela olayı buna örnek olarak gösterilebilir. Bildiğimiz gibi Yezit (fail) fiilini meşrulaştırmak için ‘dini’ makamını kullanmıştır, ayrıca rivayetlere göre ‘kaderci’ sözlerde bulunmuş ve Allah adına sözler söylemiştir. Haçlı seferleri yine din ile meşrulaştırılmıştır. Dinin özüne aykırı hadisler uydurulmuş, ayetler yorumlanmış, kitaplar yazılmış ve insanların kendi heva ve hevesleri yaratıcının buyruğuymuş gibi insanlara anlatılmıştır. Günümüzde dahi din kaynaklı mezhepçilik, insanları kutuplaştırmakta –ki din tevhittir- siyasi emeller uğruna kullanılmaktadır. Tarih, din kullanılarak meşrulaştırılmış akıl almaz katliamlar ve soygunlarla doludur.

Medeniyet, fiillerini meşrulaştırmak adına yeni dokunulmaz alanlar oluşturmuştur. Bunlardan ikisi bilim ve sanattır. Tabii ki Din ve yasada da olduğu gibi burada bilim ve sanatın faydasız ve kötü olduğundan bahsetmiyoruz. Üzerinde durduğumuz husus bunların bir meşrulaştırma aracı olarak kullanılmalarıdır. Şu zamanda insanlar ve daha meşru olan ‘devletler’ bilim adı altında çok rahat bir şekilde genetiği değiştirilmiş besinler, kitle imha silahları üretebiliyorlar, ilaç sanayi pazar alanı yaratmak için farklı hastalıkları yayabiliyor, ırklar üzerinde yapılan çalışmalarla insanlar ayrıştırılabiliyor ve insanlar hakikatten/gaybi olandan uzaklaştırılıp materyalist olana hapsedilebiliyorlar. Bir mikroskop silah gibi kullanılıyor der Tarkovski ‘kurban’ isimli filminde. Aynı şekilde dokunulmazlığın yüce kalelerinden olan sanat, bilim gibi ne din ne de yasa dinliyor. Resim, müzik, sinema vs. birer propaganda aracı ve algı yönetiminin başat aktörleri haline gelmiştir. İnsanlar sanat adı altında sınırsız ve fütursuz bir hareket alanı bulmaktadırlar. Günümüzde üretilen şarkılar, klipler, filmler, medyanın sunduğu sahte hayatlar vs. zihinleri iğdiş edilmiş, şuursuz bir neslin yetişmesine ön ayak olmaktadır ve yöneltilen eleştirilere karşı ‘sanatın dokunulmazlığı’ kalkanının arkasına sığınılıyor. İnsanlığın hakikat algılarıyla oynanmaktadır ve ne tesadüf; ahlaki olanın sanatta yeri yoktur.

Meşrulaştırma aracı ve yöntemi olarak birçok konu üzerinde durulabilir ve yenileri de eklenecektir bu yol ve yöntemlere. Bizler de hayatımızın birçok alanında eylem ve söylemlerimize meşru zeminler oluşturmakla meşgulüz çünkü vicdan insanın peşini bırakmayacak bir yargıçtır. Vicdani rahatsızlık hisseden ve bu rahatsızlığı hareket noktası kabul eden bireyler ve toplumlar; katillerin, hırsızların, ahlaksızların ve gayri meşru olan her şeyin karşısında yer alırlar, bu da onların varlıklarının tehlikesidir ve sürekli olarak dokunulmaz kalelere ve kandırmacalara ihtiyaç duyarlar. Bu yapılar kendi düzenleri için tehlike olarak gördükleri her şeyi yasalara ve dine göre isimlendirip, tanımlayıp, toplum nezdinde öcüleştirir/gayri meşrulaştırılır ve toplum yararınaymışçasına etkisiz hale getirirler. Terör yaftası bunlardan başlıcasıdır. Böyleyken en büyük ve en usta teröristler, hırsızlar, yalancılar, ahlaksızlar; meşru olanlardır.

Bunu da okuyabilirsiniz...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>