DÜŞÜNSEL ÇIKMAZ

YUSUF AYYILDIZ

dusunsel-cikmaz

Düşünmek, insana verilmiş en büyük nimettir. Dünya üzerinde nice insanlar ya çok düşündüğünden ya da hiç düşünmediğinden dolayı bir bunalım yaşamaktadır. İnsanın zihin dünyasının temelinde kavramlar vardır. Ki insanlar kavramlarla düşünür. İslam insana düşünme ve tahayyül etme gücü vermiştir. Düşünmeyen toplumlar genelde yönlendirilmeye veya güdülmeye muhtaçtır. Çünkü insanı hayvandan ayıran en temel özellik düşünebilmesi ve akledebilmesidir.

Günümüz toplumu tüketim toplumu olduğu için, insanlar da tüketilecek ne varsa tüketmekten çekinmemiştir. İnsanların hem maddi anlamda hem de manevi anlamdaki bu tükenmişliğinin ve bunalmışlığının altında yatan temel sebep, onları canlı tutan ahlaki değerleri de tüketmiş olmasıdır. Fakat bilinçli insan tüketmez istifade eder, sonra da teşekkür eder. Bu da zaten ahlakın temel yapı taşıdır. Aslına bakacak olursak, insanlık bir ahlak krizi geçirmektedir.

Ahlakı felsefi açıdan birçok şekilde ele alabiliriz, fakat ortaya elle tutulur bir şey çıkmaz. Sadece entelektüel kirlilikle karşılaşırız. Fakat durumu İslam ahlakına dayandırırsak o zaman işin rengi değişmiş olur. Çünkü İslam bir şeye rengini vermemişse, orada ahlaktan bahsedemeyiz. Ahlaktan konu açıldığında devreye şahsiyetli bir müslüman profili çıkar. Şahsiyet oluşturmakta, oturduğun yerden yapılacak bir şey değildir. Hayatın içine dâhil olup, rengini belli etmekle oluşacaktır. Bunlar birbirinden bağımsız düşünüldüğünde ortaya omurgasız bir insan profili çıkar. İnsanlığın içine düştüğü hata temel oluşturmadan bina dikmeye çalışmasıdır. İslam bir insanın kalbine nüfuz etmediyse, ilk olarak o engel ile mücadele etmek gerekir. Zira ortaya muhafazakâr, seküler, modern, demokrat ve kimliksiz bir Müslüman profili çıkar.

Bir kavramın işgal edilmesi, entelektüel emperyalizmdir. Entelektüelin savaşı kavramlarladır. Çünkü önce zihinler esir alınır. Zihinleri esir alınmış toplum, akletmekten ve tahayyül etmekten uzaktır. Her işin bir ahlakı olduğu gibi bilgi edinme ve onu kullanmanın da bir ahlakı vardır. Eğer bu ahlaktan uzaklaşılırsa, ortada entelektülizm adına sadece bilgi karmaşası ve kirliliği kalır. İbrahim Paşalı’nın şu sözü olayı daha net hale getirmektedir: “Entelektüellerin hurafeleri, halkın hurafelerinden daha zararlıdır.” Çünkü onların tahrip gücü halkın ortaya koyduğu zarardan daha fazladır. Yani olaya buradan bakacak olursak, entelektüelizm adına nelerden vazgeçtiğimiz ve neleri kaybettiğimiz öncelikli bir konudur.

Kendi Müslüman kimliğini oturtamamış insanlar, entelektüel olma adına sahte kimlikler oluşturmaktadır. Ve bundan da hiç rahatsız olmamaktadırlar. Fakat şahsiyetli bir duruş sergilemek bu noktada ortaya çıkmaktadır. Suyun üzerindeki çer-çöp gibi suyun akışına göre hareket eder olduk. Kim olduğumuzu unuttuğumuz gibi, ne yapacağımızı bilmez hale geldik. Sırf entel takılmak adına kendi doğamıza aykırı olan kimlikler oluşturduk. Bunun sonucunda yapmacık ve sahte ilişkiler meydana geldi. Wittgenstein’ın öğretmenliği terk etme sebebi aslında bu yapmacıklıktan ve yapaylık kurtulmak istemesidir. Wittgenstein bir köye öğretmen olur. Köye girmesi ile köyü terk etmesi bir olur. Bunun gerekçesini sorduklarında cevap çok nettir. “Burada fıskiyeli havuz var. Burada bunun ne işi var.”

Belki de bizler hakiki manada yaratılış gayemizi unuttuğumuz için bu ızdırapla hem hal oluyoruz. Ahlakı kuşanamadığımız için çer-çöp gibi suyun akışına dâhil oluyoruz. Modern dünyaya haddini bildirecek bir duruş sergilemeliyiz. Zira bunu yapmazsak rengimizi kaybederiz. Bu duruşu sergilemek, sağlam bir şahsiyet eğitiminden geçmektedir. Rengini İslam’dan almayan eğitim ise kısa sürede yok olmaya mahkûmdur. Şahsiyet eğitimini İslam’dan alan sahabeyi bugün konuşuyor olmamız bunun içindir.

İslam insana ıslahat ve ilerleme aracı olarak bir sorumluluk yüklemiştir. Ve insan Allah’ın verdiği içsel kavrayış ve vicdanla evrenin amacının olduğunu bilir. Bu yüzden onu imar etmek için çaba gösterir. Müslümanların vizyonunu ve gerçek amacını yeniden kazanmasına yardım etmek için toplumun mirasını ve tarihini, iyiyi-kötüden ayıracak şekilde incelemeye tabi tutar. Bu onun varoluş sebebini sürekli canlı tutan bir dinamizmdir. Bu bilinçle hareket eden insan çevresinden gelecek her türlü saptırmaya karşı dirençlidir.

Günümüz Müslüman toplumlarında en büyük sıkıntı “temsil” sorunudur. Müslümanlar olarak neyi temsil ettiğimiz unuttuk. Özellikle post-islamcı gençliğin içine düştüğü en büyük hata budur. İslam ancak İslami olan araçlarla temsil edilir. Hedefe giderken kullanılan bütün araçlar meşru değildir. İslam bu yüzden makyavelist düşünce biçimine karşı çıkmıştır. Eğer ki şahsiyetli bir Müslüman profili oluşturmak istiyorsak bunu ancak İslam’ın ortaya koyduğu şekliyle yapabiliriz. Müslüman demek, farkına varan insan demektir. Kendisi üzerinde oynanan oyunun farkına varıp, bu durumdan kurtulmak için mücadele eden insan demektir.

Batı toplumları kendi dünya görüşlerini insanlığa yaymak için sistemli ve organizeli bir şekilde çalışmaktadır. İslam toplumlarını fesada uğratmak için onlara belli meşgaleler sunmuştur. İslamın içinde olmadığı, sadece seküler bir kafa yapısıyla oluşturulmuş bir takım faaliyetler. Kültür-Sanat adı altında oluşturulmuş, entel Müslüman erkekler ve entel Müslüman bayanların kendilerini rahat bir şekilde ifade edecekleri ortamlar sunulmuştur. Böylelikle Müslümanlar hem batı jargonundan uzaklaşmamış olacak hem de entelektüel kimliklerini rahat bir şekilde ortaya koymuş olacaklardır. Fakat bu olaya farklı bir yerden bakıldığında sadece ortada yönlendirilmeye muhtaç, kendi dilini oluşturamamış, kendi duruşunu ortaya koyamamış entel Müslüman güruh görülmektedir.

Günümüz toplumlarına baktığımızda, Foucault’un “Büyük Kapatılma” adını verdiği olay aklıma gelir. 17.yüzyılda Paris’te büyük bir hastane kurulur. Birçok insan o hastaneye kapatılmak üzere gözaltına alınır. Fakat hastanenin hiçbir tıbbi amacı yoktur. O hastaneye kapatılanlar ise deliler, engelliler, eşcinseller ve işçilerdir. Kapatılma sayesinde olası bir krizde aç kalanların isyan etmesi engellenir ve ucuz işgücü olarak kullanılır. Ve onları gözetleme işini panopticon adını verdikleri gözetleme kulelerinden yaparlar. Mahkûmlar sürekli surette gözetleniyormuş hissine kapılırlar ve sürekli kontrollü davranmak zorunda kalırlar. Günümüzde ise medya aracılığıyla sürekli surette gözetleniyoruz ve kitle iletişim araçlarıyla da sürekli surette kontrol altına alınıyoruz. Sistemin istediği doğrultuda öğreniyor, istediği doğrultuda ise konuşuyoruz. Zihinlerimiz onların ortaya koyduğu entelektüel kirlerle dolu. Fakat ciddi ve sağlam duruş sergilemekle bu baskının üstesinden gelinebilir. Sonuç olarak derdi olan Müslümanlar olarak bizler, ahlakı referans alarak şahsiyetli bir duruş sergilemeliyiz. Böylelikle hem entelektüellik batağından kurtuluruz hem de çağımızı İslam’la ihya etme görevine katkı sağlamış oluruz.

Bunu da okuyabilirsiniz...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>