KÖHNE İYİMSERLİKLERİ SEÇMEK

ATASOY MÜFTÜOĞLU

kohne-iyimserlikleri-secmek

Köhne iyimserlikleri bir hayat tarzına dönüştüren toplumlar ve kültürler, bu tür bir iyimserlik sebebiyle, tarihsel sorumluluklar üstlenemezler, gerçek çabalara kayıtsız kalırlar. Sorumsuzluklar ve kayıtsızlıklar, insanî yanımızın eksildiğine, azaldığına işaret eder. Mahiyeti ne olursa olsun, koşullarla bütünleşmek, statükolarla uzlaşmak da, ahlâkî bir zaaf içerisinde bulunduğumuzu gösterir. Ahlâk, koşullara direndiğimizde, bir direniş iklimi-kültürü-ufku oluşturduğumuzda somutlaşır, görünür hâle gelir. Sahip olduğumuz hâlde, biriktirdiğimiz, davranışlarımıza yansımayan, yansıtamadığımız İslâmî bilgiler de, ahlâkî bir kriz içerisinde bulunuyor oluşumuzun bir tezahürüdür.

Modern-seküler bilgi, nasıl anlam ve ahlâktan bağımsızlaşarak metalaşmışsa, İslâmî bilgi de; metalaştığı için, araçsallaştırıldığı için, mekanik hâle geldiği için, hayatı ve toplumu dönüştüremiyor. Müslümanlar olarak bizler, İslâmî bilginin hakkını veremediğimiz için, tarihin dışında konumlandırıldık. Kamusal hayatın içerisinde seküler bireyler-topluluklar olarak; kamusal hayatın dışında, Müslüman bireyler-topluluklar olarak hayatımızı sürdürmeye çalışıyoruz. İslâmî kimliğimizden, tarzımızdan, tavrımızdan, duruşumuzdan vazgeçmemiz koşuluyla, asimilasyona tabi tutulan hâlimizle, sisteme dâhil ediliyoruz.

Bugünün dünyasında nasıl tanımlandığımız, nasıl adlandırıldığımız, nasıl kategorize edildiğimiz konusunda ciddi bir tartışma/araştırma yapmıyoruz. Statükonun dışından düşünmeyi, bakmayı, yorumlamayı, farklılık üretmeyi başaramıyoruz. Her durumda sıradanlığı seçtiğimiz için, bizleri şekillendiren modern-seküler kuralları sorgulayamıyoruz. Kuralların sorgulanması, sıradışı bir ufka/vizyona/birikime sahip olmakla yakından ilgilidir. Sıradanlığı seçtiğimiz için, hiçbir konuda ahlâkî değerlendirmeler yapamıyoruz. Ahlâkî yanı tükenen toplumlarda-dünyada umuttan söz edilemez. Umut, insanî/ahlâkî/vicdânî niteliklerle ve sorumluluk duygularıyla ilgilidir. Üstlendiğimiz sorumluluklar, yürüttüğümüz çabalar/çalışmalar, eyleme dönüşen fikirlerimizle umutlarımız arasında bir bağlantı kurabilmeliyiz. Kendi inanç/değer sistemimiz doğrultusunda, kendi gerçekliğimizi oluşturduğumuzda, emperyalist/faşist/sömürgeci dünya, “tarihin sonu” küstahlığını devam ettiremeyecek. Bugün, çok bulanık bir tarihsel dönem geçirdiğimizi, bu dönemde İslâm’ın, hayatımızın merkezinde olmadığını kabul etmeliyiz. Derin bir başkalaşım geçiriyoruz. Yapısal bir dönüşüm programına, projesine, inanç ve iradesine sahip olmadığımız gibi, bu konu etrafında üretken tartışmalar bile yapmıyoruz. İslâm’ın yalnızca bir folklöre, gelenek ya da göreneğe indirgendiği bir toplumda, hiçbir cemaat, hiçbir cemaat lideri, hiçbir düşünür, üstad, hiçbir politik hareket, hiçbir Müslüman, hiçbir İslâmcı vb. İslâm’ın toplumsal sorumluluklarını yerine getirdiğini iddia edemez.

Seküler, liberal, kapitalist hayatla bütünleşerek sorunsuz bir şekilde yaşadığımız, böylesi bir hayata intibak ettiğimiz için, daha farklı, daha anlamlı, daha ahlaklı ve erdemli bir hayat olabileceğini düşünmek bile istemiyoruz. İnançlarına, düşüncelerine, dünya görüşlerine, değer sistemlerine özgüveni olmayan bireyler/topluluklar bağımlılığı seçerler. Bir anlam/değer sistemini temsil yeteneği, iradesi ve onuru, insanları bağımsız tercihlere yönlendirir. Bağımsız tercihlerde bulunamadığımız, hayatî sorunlar etrafında kapsamlı sorgulamalar yapmadığımız, tarihsel hesaplaşmalara cesaret edemediğimiz, tarihin dışında kalan konumumuza ilişkin eleştirel bir bilinç inşa edemediğimiz, her tür tahakküme katlandığımız ve sesimizi yükseltmediğimiz için, kolonyalist zulme/barbarlığa maruz kalmaya devam ediyoruz. İslâm dünyası toplumlarının, asıl konuşması gereken yapısal sorunlarını, İslâmî cemaatler/tarikatlar/partiler hiçbir zaman tartışma konusu yapmıyor. Hayatî sorunlar etrafında kapsamlı bir tartışma başlatmak, daha çok, daha yoğun, daha derin, daha çarpıcı sorular sormayı, sorgulamalar yapmayı gerektirir.

Neoliberal küreselleşmenin bütün toplumlara dayatıldığı, bütün toplumların emperyal küreselleşme doğrultusunda konumlandırıldığı günümüzde, ortak tevhîdî değerlerin birleştiriciliği temelinde, kendi İslâmî evrenselliğimizi somutlaştıramamak, İslâmî evrenselliğin somutlaştırılmasını imkânsız bir hedef gibi görmek, ortak bir program üretememek, kendi içsel sorunlarımız, zaaflarımızla ilgilidir.

Bugünün dünyasında Müslümanlar, zihinsel/düşünsel/kültürel anlamda, yerlerinden edilmiş halklar olarak yaşayabiliyor. İslâmî düşünce hayatı, Aydınlanma mutlakiyetçiliğini topyekün bir sorgulamaya tabi tutmadığı için, bu mutlakiyetçiliğin kurbanı hâline gelmiş, bu mutlakiyetçilik aracılığıyla düşünsel/kültürel/entelektüel soykırıma tabi tutulmuştur. Hepimiz bu soykırımın zihinsel tahribatına maruz kaldığımız için, bugün bağımsız ve radikal bir duruş/tarz/tavır sergileyemiyoruz. Bu tahribat sebebiyle her yerde toplumsal tepkisizlik/sessizlik sürüyor. Bu tahribat sebebiyledir ki, her toplumda sınırsız ıstıraplara katlanıyoruz.

İslâmî terihler bir geleneğe indirgendiği için, kitleler daha çok kişisel kültler, kişisel yorumlar, kişisel oluşumlar etrafında kümeleniyor. Bu tür tercihler ve oluşumlar sebebiyle evrensel bir bilinç iklimi-ufku oluşturulamıyor. Hiçbir alanda etkin bir rol oynayamıyoruz. Kişisel kültlere, oluşumlara, yorumlara dokunulmazlık kazandıran bir geleneğe kapatıldığımız ve geleneği aşamadığımız için, küreselleşme karşısında, bilgi/anlam/değer/kültür üretme yeteneğimizi harekete geçiremiyoruz. Kişisel kültler etrafında toplanan kitleler nedeniyle kolektif bir bilinç oluşturulamıyor, kolektif bilince hitap eden bir dil kurulamıyor. Kişisel kültlere özgü yorumlar ebedileştirildiği için, evrensel farkındalıklar oluşturulamıyor.




Bunu da okuyabilirsiniz...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>