KAPİTALİST DEMOKRASİ VE DOGMATİK BİREYSELCİLİK

MUHAMMED YASİR OKUMUŞ

idiotism

Devletler ve devletlerarası/devletlerüstü kuruluşlardan müteşekkil bir takım aktörler günümüz dünyasında ekonomik ve buna bağlı siyasal muhalefete karşı müsamaha göstermemektedirler. Küresel hegemonyanın demokrasiye yönelik vurguları demokrasinin bizatihi kendisiyle çelişmekte, farklı seslerin yükselmesine farklı araçlar vasıtasıyla ciddi biçimde karşı konulmakta, muhalif ideoloji ve hareketler olabildiğince gayrımeşru ilan edilmekte, yalıtılmakta ve bitirilmektedir. Yirmi birinci yüzyıl, kapitalizmin hegemonyasını özelleşme, özelleştirme ve bireyselleşme vasıtasıyla küresel ölçekte kabul ettirdiği ve farklı söylemlere yaşam hakkı tanımadığı bir yüzyıl olarak karşımıza çıkmaktadır.

Belirli dönemlerde ciddi krizlere giren kapitalizmin –son olarak 2008 küresel finansal krizi- giderek sorgulanmaz, daha doğrusu sorgulanmasına müsaade edilmeyen ve kitleler nezdinde sorgulanması ihtiyacı duyulmayan bir sistem haline dönüştüğü aşikardır. Kriz durumlarında bir takım eleştiriler dile getirilmekle beraber, bunlar çok büyük ölçüde kapitalizmin, serbest piyasanın, neo-liberalizmin kendisine yönelik eleştiriler değildir. Sistem eleştirisi yapmaksızın sistem içerisindeki aktör ve olayların eleştirilmesi durumu aslında kapitalizme –bilinçli olmasa da- bir güven duyulduğunun da göstergesidir.

Liberal ekonominin ön kabullerinden birisi bireylerin rasyonel aktörler olduğudur. Bu, üzerinde ciddi tartışmaların yapılabileceği bir yargı olup, bizim esas problemimiz değil. Serbest piyasa ekonomisin yakın tarihteki serüvenine bakmak bile bize kapitalizmin bir inanç sitemi olduğunu göstermektedir. Kapitalizme duyulan bir güven olduğu gerçeğini göz önünde bulundurmadığımız takdirde sistemin kökenlerine dair derin sorgulamaların neden azınlık ölçüsünde kaldığını anlamamız da pek mümkün olmayacaktır. Daha önce de belirttiğim gibi, kriz zamanlarında dahi yükselen eleştiriler aktör ve durumlara ilişkin sınırlı eleştirilerdir.

Kapitalizmin bir inanç sistemi olduğu iddiası hiç de yabana atılabilir bir iddia değildir. Liberal ekonominin fikir babalarının kapitalizmi din kisvesine büründürme çabaları eserlerinin satır aralarında okunabilmektedir. Bu dini, sürekli üretimi ve dolayısıyla sürekli tüketimi tetikleyen, kendi tüketim kültürünü oluşturan, özel mülkiyet fikrinden yola çıkarak toplumsallığın karşısına alabildiğine bireyselciliği yerleştiren bir din olarak tanımlayabiliriz. Özellikle Friedrich Hayek, Milton Friedman ve Ayn Rand’ın teorik temellerini attığı bu bireyselci din 1970’lerden sonra Margaret Thatcher ve Ronald Reagan gibi önemli liderler vasıtasıyla hayat buldu. Thatcher’ın bireyselciliğe dair görüşleri şu şekildeydi:

Siyasetin son 30 yıldaki gidişatının beni en fazla rahatsız eden tarafı, hep kolektivist toplum yönünde ilerlemiş olmasıdır. İnsanlar kişisel toplumu unuttular. […] Ve bu yüzden ekonomi politikalarını değiştirmekten ziyade, yaklaşımı değiştirmeyi amaçladım. Ekonomiyi değiştirmek, bu yaklaşımı değiştirmenin bir aracıdır. Yaklaşımı değiştirmek, ulusun kalbini ve ruhunu kazanmak demektir. Ekonomi yöntemdir; hedef, kalbi ve ruhu değiştirmektir. (Sunday Times, 1 Mayıs 1981)

Özel olan ve özel mülkiyetten yola çıkarak bireyselciliğin bu denli desteklenmesi, dahası sürekli yeniden üretilen bir dogma olarak karşımıza çıkmasını idiotizm olarak tanımlıyor Neal Curtis. İdiotizm: Kapitalizm ve Hayatın Özelleştirilmesi adlı eserinde özelleştirme temelli kapsamlı bir kapitalizm eleştirisi yapan Curtis, özel olanın yaratılması için kamusal olanın kapatıldığını iddia ediyor ve burada felsefi bir sorgulamanın içine giriyor. Özellikle Martin Heidegger felsefesinden yola çıkarak yapılan bu sorgulama neoliberalizmin dayattığı ve muhaliflerine yaşam hakkı tanımadığı sistemin sorunlarını da ortaya koyma noktasında önemli bir belge niteliğinde. Heidegger’in “dasein”ı, yani “varlığın anlamı”, bir birlikte yaşama süreciyle kendisini bulmaktadır. Dasein’ımız, yani dünyayla-ilişkili, dünya-içindeki-varlığımız daima bir ötekilerle-birlikte-varlıktır. Bu şekliyle baktığımız zaman toplumsal bir varlık olan insanın küresel çapta bir mühendislik projesi ile bireyselleştirilmesi hedeflenmektedir ve bunun da uzun vadedeki önemli neticelerinden birisi sisteme muhalefet edebilecek toplumsal hareketlerin önünün kesilmesidir.

Küresel dünyada sisteme muhalefet etme potansiyeli olan devletler çok uluslu şirketler ve devletlerarası/devletlerüstü kurumlar vasıtasıyla kontrol altında tutulmaktadır. Örneğin kredi derecelendirme kuruluşları özel çıkarların kamusal olana nasıl hükmettiğini açıkça göstermektedir. Devletler bu kuruluşların bir nevi boyunduruğu altındadırlar. Hegemon ekonomik teamüllerin dışına çıkmanın cezası bu kurumlardan düşük notlar almak, dolayısıyla da ekonomik dar boğaza düşmektir. Sisteme açıkça kafa tutan devletler de ambargolar vasıtasıyla yalıtılmaktadır. Sistem kendisini öyle bir şekilde inşa etmiştir ki, devletler bugün bu sistemin koruyucu sigortası işlevi görmektedir; böylece sistemin devamlılığı sağlanmaktadır.

Kapitalist sistem, medya ve sosyal medya yoluyla da ürettiği bireyi konformizmin sınırları içerisine hapsetmektedir. Teknolojinin bir şeyleri bizim yerimize yapıyor olması, birey, siyasi olarak pasifize edilmekte ve ortaya çıkan eylemler sistem tarafından tepki doğurmayı gerektirmeyen eylemler olarak görülmektedir. Olaylar karşısında sosyal medya üzerinden mesaj vermek bireysel tatmin sağlamaktadır. Birey farkında olmaksızın, hatta kabul ederek dar bir özel alana mahkum edilmektedir. Bunun izdüşümlerini Google’da açık bir biçimde görebilmekteyiz. Google internet kullanımını muazzam bir biçimde kişiselleştirmekte, kullanıcıya uygun sanal ortamlar yaratmaktadır. Bu da bireyi giderek daralan ve kişiye özel olan bir alana itmektedir. Bunlara ek olarak protest kültürün de giderek metalaşması durumuna şahit oluyoruz. Altkültürlere dair ürünlerin pop ögesi haline getirdiğini görüyor, bireyin tüketim kültürüne bağımlı kalarak devrimci olmaya çalıştığı bir süreçten geçiyoruz.

Bütün bir kapitalizm içerisinde belki de muhalifliğin üretilebileceği en önemli merkezler olan üniversiteler de bu hegemonyanın baskısından payına düşeni almaktadır. Giderek çıkarcı bir bilgi üretim merkezi haline gelen üniversitelerde, özellikle ekonomik kaynaklar vasıtasıyla, pragmatik değeri olmayan bilgiyi üreten akademisyenlerin çalışmaları kabul görmemekte, bu akademisyenlerin düşünce ortamları baskılanmaktadır. Günümüzde özellikle sosyal bilimlerde bu sıkıntılar çokça yaşanmaktadır. Ekonomik kaygılar öne sürülerek Avrupa’da pek çok ülkede sosyal bilimlere ayrılan ödenekler dramatik oranda düşürülmüştür. Japonya yakın zamanda üniversitelerde sosyal bilimler bölümlerinin kapatılması yönünde bir karar almıştır. Gerekçesi ise bu bölümlerin pratik bilgi üretmekten aciz oldukları ve ekonomik kaynakların daha verimli işler için kullanılabileceğidir.

Kapitalizm bütün bir sistem olarak özel olana atfettiği değer ile kendi bireyini üretmekte,  siyasetin kendisini de-politize etmekte, küresel bir tüketim kültürünü dayatmaktadır. Özelleştirmenin pençesindeki bireyler belirli dönemlerde bir takım yüzeysel eleştirilerde bulunabilseler de, sistemin felsefesine yönelik eleştirilerin yaygınlaşması söz konusu değildir. Kapitalist demokrasi, bütün muhaliflerini bir şekilde tasfiye etmeye çalışmakta ve bu yönüyle de esasında otoriter bir rejim olduğunu dışavurmaktadır. Bütün bunları söyledikten sonra belirtmek gerekir ki, yazının amacı mevcut kapitalist sisteme alternatif bir model ortaya koymak değildir. Fakat Curtis’in de kitabını bitirdiği şekilde bitirirsek, uyuşmazlık, heterojenlik ve farklılık bilincimizi yükseltmemiz, adalet arayışından doğan sorumluluklarımıza odaklanmamız, araştırma ve öğrenim alanında polemikçi hakikat etrafında merkezsizleşmemiz gerekir (s. 245).

Kaynakça

Curtis, Neal (2015).  İdiotizm: Kapitalizm ve Hayatın Özelleştirilmesi (Mehmet Ratip, Çev.) İletişim Yayınları. İstanbul.

Bunu da okuyabilirsiniz...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir