UTANÇ VERİCİ KAMPLAŞMALAR

ATASOY MÜFTÜOĞLU

utanc-verici-kamplasmalar

İnsanlık hayatında, tarihinde hiçbir şey; çıkarların amaç haline gelmesinden daha kötü olamaz. İnsanlık, ilahi hakikate karşı sorumlulukla, insanlığa karşı sorumlulukla gerçek anlamını bulur. Sorumsuzluk özgürlüğü diye bir şey olamaz. Çünkü sorumsuzluk özgürlüğü demek, hiçlik/hiççilik demektir. Bir insanın, bir toplumun ve insanlığın hayatında, tarihinde en büyük sorun, sorunların farkında olmadan, bu sorunlarla yüzleşmeyi reddederek yaşamaktır.

Zamanın/mekanın/tarihin ve hayatın farkında ve bilincinde olmak, zamana/mekana/tarihe/hayata, anlam/içerik kazandırma uğraşı, çabası, sorumluluğu içerisinde olmaktır. Bir düşünce tarzını seçmek/özümsemek, bir yaşama tarzını seçmek/özümsemek anlamını taşır. Düşünme tarzı, yaşama tarzı, aynı zamanda yoğun ve derin bir bilinç tarzından başka bir şey olamaz. Herhangi bir düşünceyi, kültürü, tavrı, tarzı bir başkasına dayatmak, başkasını itibarsızlaştırmak, değersizleştirmeye çalışmaktan farksızdır. Bu nedenle dünyaya, hayata, başkalarına, kendi bencilliklerimizin, kendi çıkarlarımızın ufkundan bakamayız. Başkalarıyla gerçek anlamda ilişki-iletişim kurmak, başkalarıyla aramızdaki farklılıkları bilmek ve bunları anlamakla mümkün olabilir.

Bencilliklerin ve çıkarların dünyasında, fikirlerimizi-düşüncelerimizi-ilişkilerimizi politik ya da ideolojik kimliklerimiz belirliyor. Bu durum anlayışla karşılanamaz, sessizlikle geçiştirilemez. Etnik kökenlere değer vermeyen, farklı dini tercihleri sorun haline getirmeyen bir kültür ve medeniyet anlayışını temsil etmesi gereken Müslümanların, bugün etnik asabiyet, mezhep asabiyeti etrafında kamplaşıyor olmaları İslami açıdan bakıldığında utanç vericidir.

İslami bütünü eksiksiz bir biçimde istemiyorsak eğer, bu bütünlük uğrunda bilinçli çabalar harcamıyorsak eğer, İslami bir şey istemiş olmayız. İdeolojik ve seküler dokunulmazlıkların belirleyici olduğu bir toplumda/dünyada, İslami varlığımızı kuramsal-kavramsal bir bütünlük içerisinde ortaya koyamamak, bunları kamusal alanda somutlaştıramamak gibi çok büyük bir açmaz içerisindeyiz. Bu durum, ne yazık ki, İslam’ı temsil edemeyen, İslam’ı temsil etmek üzere bütünlüklü çalışmalar yapamayan, Müslümanların var olduğu bir dünyaya/topluma işaret eder. Bizler, bugün, Müslümanlar olarak ideolojik dokunulmazlığa sahip olan modern kavram ve kurumların bir gerçeklik olarak değil, ideoloji olarak varlıklarını sürdürdüklerini fark edebilmiş, ideolojik meşrulaştırmaları sorgulayabilmiş değiliz.

Günümüzde, toplumlarımızda, yerel seçkinler Batı’nın ideolojik çıkarlarına hizmet ediyor. Bu nedenledir ki, toplumlarımızda gerçekler, sömürgeci yaklaşımlar ve sömürgeci bir dil aracılığıyla yorumlanıyor. Bunun içindir ki, toplumlarımızda bugün yoğun bir biçimde ideolojik iç savaşlar yaşıyoruz. Antika değerlerle, yaklaşımlarla, romantik değerler ve yaklaşımlarla ideolojik iç savaşları kazanabileceğimizi sanıyor ve ısrarla yanılıyoruz. Modern zamanlar boyunca “uygarlık misyonu” söylemiyle, Avrupalı iktidar seçkinleri, Avrupalı olmayan yerel seçkinleri Batılılaşma ve sekülerleşme yönünde bir şekilde ikna ettiler.

Modernleşmeler, sömürgecilik ve milliyetçilikler yoluyla Batılı olmayan toplumlara nüfuz ettiler. Bir diğer tarafta teknolojik yeniliklerin ithali/ihracı ile başlayan etkileşim, toplumlarımızda Batılılaşma yönünde pek çok dönüşümün gerçekleşmesine öncülük etti.

Avrupalı olmayan toplumların, özellikle de İslam dünyası toplumlarının “uygarlık misyonu” politikaları aracılığıyla geldikleri nokta çok büyük bir trajediden ibarettir. Afganistan, Irak, Libya, Mısır, Filistin, Suriye vb. gibi ülkeler, bugün, fiziksel ve ruhsal bir harabeye/enkaza dönüştürülmek suretiyle “demokratikleştiriliyor.” Bir diğer yanda da Müslümanlar çarpıtılmış-yıkıcı imajlarla fanatizme indirgeniyor. Yüz yıl önce Batılılarla işbirliği içerisindeki kabile ittifakları, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışıyla sonuçlanmıştı. Şimdi de, toplumlarımız etnik ittifakların, mezhepçi ittifakların Batılılarla işbirliği sonucu çok yeni gerilimler/çatışmalar yaşıyor. Emperyalizmin en tehlikeli, en yıkıcı stratejisinin, halkların kendi içerisinde bölünmeleri stratejisi olduğunu önemle hatırlamak gerekiyor. Zamanın ve tarihin farkında olanlar zamanı ve tarihi şekillendirirlerken, zamanın ve tarihin farkında olmayanlar zaman ve tarih etrafında yalnızca kehanetler ve ütopyalar üretiyor. Bir anlamlar ve değerler dünyasında, bu anlam ve değerleri gereği gibi temsil ederek yaşıyor olsaydık, ideolojik/politik çıkarlar adına araçsallaştırılmayacaktık, yeni emperyalizmin velayet ve vesayeti karşısında bağımsız bir irade sergiliyor olacaktık. Kabilelerimiz etnik ve mezhepçi putlarını, bencillik ve çıkar putlarını parçalayabilmiş olsalardı, kendi tarihlerimizin failleri olacaktık.

İslami bütünü yenilediğimizde, bu bütüne ait anlam ve değerleri içtenlikle temsil ettiğimizde, İslami bütünle yenilendiğimizde ancak putlarımızı parçalayabileceğiz.

Bunu da okuyabilirsiniz...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir