TARİHİ ANMAK, TARİHİ ANLAMAK

EYYÜP DÜZ

tarih

Karanlık bir odada kendilerine filin bir uzvunu uzatarak, onun ne olduğu hakkında fikirleri sorulduğunda deneklerin verdikleri cevaplar birbirinden farklıdır. Bir nevi özeti geçilen bu hadise, “fil metaforu”dur.

Çoğumuz bu metaforun farklı versiyonlarını yaşıyor günümüzde. Odalara sığamayan çoğunluk birtakım etkili afyonlarla karanlıkta bırakılıyor.

Doğru olanı bilme, bilebilme imkânımızın olmasına rağmen bağımlılıklarımız uğruna, gözü kapalılığı gözü karalık belleyip, hakikate yüz çevirerek, ahlaki doğruları ideolojik yanlışlara kurban ettik.

Görme duyumuzu kaybetmemize rağmen, bakma serbestliğimizin olduğunu öne sürüyor ve bununla övünüyoruz. Şuurumuz narkoz yemiş durumda. Ruhumuz ve şuurumuz masaya yatırılarak âtıllaştırıldı ve uyuşuk olan bir yığın haline getirildik.

Londra anılarını anlattığı bir eserinde Namık Kemal; Batı’nın maddi kalkınmasına rağmen bizim neden bu durumda\geride kaldığımız hakkında; sebep olarak ‘ataleti’ gösterir. Sürekli arayış içerisinde olmamız gerekirken, tembelliğimiz yüzünden hep bir bekleyiş içerisinde olduğumuz gerçeği gün gibi ortada.

Bundan birkaç asır önce rönesansını gerçekleştiren Batı’ya rağmen bizim hala ihtiyaç duyduğumuz rönesansı gerçekleştiremememizin sebebi, imkân eksikliği değil, düşünce eksikliğidir.

Çağı ve ânı sarmalayan bunaltıcı problemleri reel bir zeminde incelememiz, problemlerle yüzleşmemiz gerekirken; kılıç şakırdatmalarından, mitsel/destansı kavramlardan beslenen ve bizi rahatlatan romantik tarihçiliğe sığınıyoruz. Bu durum, aç olan birine, eskiden atalarının sofralarında her türlü yemeğinin olduğunu, o zamanlarda açlık denen şeyin olmadığını söyleyerek, onun açlığını unutturmaya çalışmak kadar trajikomiktir.

Bu tür duygusal yaklaşımlarımız duyusal yıpranmalara sebep olmaktadır. Duygulu tutum ve anlayışlar, meseleler karşısında bilinçsel bir duruşa, direnişe, dirilişe sahip olmayı, doğuşa müjdelenmeyi gerektirirken; barbar duygusalcılığımız, hissî tutuculuğumuz yüzünden, aynı meseleler karşısında duraksamalara, teslimiyete ve inhitatlara maruz kalıyor, yaşayan ölüler olmaktan öteye gidemiyoruz.

Tarihin ve geçmişin mirasına sadık olmayı kurallara ve kanunlara sıkı sıkıya bağlı olmakta aramaktayız. Tarihe şahitlik, papağanvari ezberlemeciliğin değil, özün/muhtevanın idrak edilmesiyle yapılabilir.

“Ataların ocağına sadakat, ocağın külünü almakla değil, ocağın alevini taşımakla mümkündür!”

Çağları aşan (çağdışı değil!) bir bilinçle, en girift çağsal tüm sorunlar karşısında “çözümler” getirmemiz gerekirken, en basit olaylar karşısında dahi “çözülmelere” maruz kalıyoruz.

Zamanın karşısında, rüzgârın estiği yönde bir yaprağın sallanması gibi sallanıyoruz. Çünkü, zamanın şartları karşısında çok donanımlı bir Müslüman ve cemaat olamadık.

Machiavelli toplumları “tarihi yönetenler” ve “tarihin malzemesi” olarak ikiye ayırır. Çağın karşımıza çıkardığı her olayda, bir yorumda bulunma istidadında bulunmak yerine, onu ya tamamen doğrudur diye kabul ettik, ya da tamamen yanlıştır diye reddettik. Aynı zamanda bu ataletimiz, tarihin malzemesi olmaktaki yerimizi sağlamlaştırdı, sağlamlaştırıyor.

Müslümanlar düşünmekten vazgeçip, kabileciliğe/kabullenişe/barbarlığa razı olduktan sonra tarihin nesnesi, malzemesi olmayı seçmişlerdir.

Medenilikleri hayvanileştiren ve hayvanilikleri medenileştiren bu çağda insanlık, modern cahiliye devrini yaşıyor. Kavmiyetçi, mutaassıp düşünce ve yaşayız tarzımız, ruhumuza vurulan prangaların etkisini arttırıyor. Sığ ve dar her bakış açımız gönüllü köleliğimizi derinleştiriyor. Bu prangalar beraberinde soyut putları da getiriyor.

İnsan eliyle inşa edilen “Kabe’ye” yerleştirilen putlardan daha korkuncu, Allah eliyle inşa edilen “Kalbe” putların yerleştirilmesi, onların sorgulanamaz kılınmasıdır.

Cahiliye devri bağnazlığının, Asr-ı Saadet medeniyetine evrilmesi, putların yıkılmasıyla olmuştur!

O halde bizler; güncele düşmeden ve gündemi aşarak, klişe ifadelerin, sloganlaşmış kavramların ve bayağı düşüncelerin pençesinden sıyrılarak, İbrahimî bir bilinç kuşanmalıyız. Evrensel ülkü ancak bu şekilde yerel sınırları ve gelenekselliği aşabilir.

Hiçbir ruh hali, hiçbir fikri kanaat, hiçbir bağ veya bağlılık bizi bağımlılığa ve körleşmeye itmemelidir.

Ataleti soyunup, cesaret kuşanmalıyız.

Böylece çağla yüzleşip tarihin ve kendimizin öznesi olabiliriz.

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.