BARIŞI ANLAMAK

BÜŞRA SUNMEZ

barisi-anlamak

Protagoras şöyle der: “Bütün şeylerin ölçüsü insandır, var olanların var olmalarının ve var olmayanların var olmamalarının.” Bu cümlenin hemen ardından geleni ise durumu biraz daha açıklığa kavuşturur: “Herhangi bir şey bana nasıl görünüyorsa benim için öyledir, sana nasıl görünüyorsa senin için de öyle… Üşüyen için rüzgâr soğuktur, üşümeyen için ise soğuk değildir.”

Geçenlerde bir programda siyaseten “analiz” yapan bir “uzman”ın bu yönde konuştuğuna tanık oldum. Örgüt ve devlet arasındaki bağlantıyı bu ikircikli durum üzerinden kurmuş ve ifade etmişti. Senin ‘savaş’tan anladığın ile benim ‘savaş’tan anladığım arasında fark var. Senin ‘barış’a bakış açınla benim ‘barış’a bakış açım bir değil. Aslında Türkiye’deki kaotik durumu bir nebze olsun açıklamaya başlamak için iyi bir giriş konusu. Yani Türkiye Siyasetine Giriş isimli bir ders olsa öncelikle bu sorunsalı –temeli physei ve nomoi dikatomisine dayanan- bu problemi işlemek gerekir. Protagoras’ın bu sözlerini daha çok epistemoloji ve ontoloji alanlarına istinaden kullandığını bilsek de Platon, bunlar ile siyaset arasında da benzer bir ilişki kurmaya çalışmıştır. Hatta Theaitetos adlı eserinde Protagoras’ın “İnsan her şeyin ölçüsüdür” görüşünü devletlere de uygulamış olduğu yönünde bir dil kullanmaktadır. Buna göre Protagoras “Her siteye doğru ve adil görünen şeyin, site onu böyle gördüğü sürece, onun için doğru ve iyi olduğu” görüşünü savunmuştur. “Bilge ve iyi hatiplerin yapmaları gereken şey, kötü şeyler yerine iyi şeylerin sitelere doğru görünmesini sağlamaktır”.

Yüzyıllar önce de günümüzde de aslında yapılmaya çalışılan tam da budur. Devletler kendi sistemlerini inşa ederken bu olguyu kullanır. Orwell’ın 1984’ündeki ‘Büyük Birader’in ‘yenisöylem’ dili aracılığıyla ‘çiftdüşün’ sistemini kullanması gibi bir durum bu. Yani devlet veya iktidar yepyeni bir dil ve düşünce dünyası geliştirir. Onun istediği gibi düşünürsün, yazarsın ve söylersin. Aksi takdirde ‘buharlaştırılırsın’. Hatta bu çiftdüşün sistemi öylesine işler ki sen muhalefet ettiğini sanırken, asıl kölenin kendin olduğunun farkında bile olmazsın. Bahanelerin hazırdır, hemen arkasına sığınırsın. Protagoras’a dönecek olursak devlet ne ise halk da odur bir bakıma. Çünkü halk devlet tarafından inşa edilmektedir. Ortak iyi ve güzel ne varsa hepsinden sapma olduğu görülür. Yani devlet neye iyi ve güzel vasfını yüklüyorsa, bunları genel geçer iyi ve genel geçer güzel imiş gibi düşündürmeye çalışmaktadır. Halkın buna kendini inandırması çok da zor olmamaktadır. Çünkü iktidarla halk arasında derin bir ‘biz’lik duygusu hakimdir. Hatta iktidar, iktidarlığını bu ‘biz’ olma bilincine (!) borçludur.

Bauman’ın sosyolojik bir kavramlaştırması olan ‘Biz ve Onlar’ yaşadığımız çağ ve öncesinin sorunlarına ışık tutmaktadır. Bir nevi reçete görevi de görmektedir. Çünkü insanlar bir arada yaşarken ortak birçok duyguya, düşünceye sahip olabilmektedir ve bu yolla da insanlar arasında bir yakınlık kurulabilmektedir. Ancak Bauman’a göre kurulan bu zihinsel ve ahlaki yakınlık, emsal duygusunu yaşama yetimizden ve istekliliğimizden ibarettir. Yani öteki kişileri bizim gibi özneler olarak kavrama, onların da kendi hedefleri ve bu hedefleri gözetmeye hakları olduğunu, bizimkine benzer duygular yaşadığını, benzer zevk alma ve acı duyma özellikleri taşıdıklarını kabul etme yetimizden ibarettir. Buradaki en önemli vurgu istekliliktir. Bir arada yaşama olgusunu ne kadar istediğimiz, karşımızdakini ne kadar anladığımıza ve onu ne kadar hissettiğimize bağlıdır. Kulakların duymaz, gözlerin görmez, zihinlerin algılamaz olduğu bir ortamda ortak duyunun oluşabilmesi pek de mümkün görünmemektedir.

Bugün canla başla mücadele ettiğimiz birçok yanlışın, temelindeki yanlış anlama olgusunun, belki de doğru tanımla ifade edersek, yanlış anlama isteğimizin, eğilimimizin kökeninde cahiliye inadı ve tavrı vardır. Peygamberin lanet ettiği bir uygulama olan asabiyete sözde, akılları sıra karşıt olduklarını belirten Müslümanlar ‘kardeşler’inin hatası her ne olursa olsun onu sineye çekmekte, olmamış gibi davranmakta, hatta daha da ileri giderek bu hata veya yanlışların ‘düşman’ iftirası olduğu noktasından bir an bile kuşku duymamaktadır. Kafası karışık ve vicdanının sesini işitebilen bir grup insan ise olayları anlamaya çalışmakta ancak yine boş işlerle oyalanarak diğerlerinin ekmeğine yağ sürmektedir.

Bu cahiliye inadının ardında bir de şu durum yatar: ‘Biz’i oluşturan insanlar, bu grup içerisinde daima kendini güvende hissetmektedir. Arada birtakım pürüzler yaşansa da bu grup içerisinde çözüme kavuşturulmakta, acele edilmediği takdirde ‘biz’in dağılmasının ve çözülmesinin önüne geçilemeyeceği bilinmektedir. Buradan hareketle ‘onlar’ ise hakkında çok az şey bildiğimiz, bundan dolayı da içerisinde asla yer almak istemeyeceğimiz, korkutucu, kaotik her ne varsa tüm kötü şeyleri yaşayanların yer aldığı gruptur. ‘Biz’ ve ‘onlar’ kavramlaştırmasının en çarpıcı yanı ise şudur: ‘Biz’ her zaman bir ‘onlar’a ihtiyaç duyar ve kendi varlığını onun varlığına borçludur. ‘Biz’in içerisinde yer alanların her daim sadakat seanslarını düzenli olarak yerine getirmeleri ve karşı tarafı yani ‘onlar’ı lanetlemeleri gerekmektedir. Gerekirse iftira dahi atılmalıdır. Aksi takdirde çabucak dağılma ve çözülme, güç kaybı görülebilir. İktidar kendi mantığını işte tüm bunlar üzerine inşa eder.

Biz -sıradan insanlar olarak biz- bu işin neresindeyiz diye soracak olursak ideolojik aygıt unsurları olarak her yerindeyiz. Bu, özne olmayı beceremediğimizden, robotlaştığımızdan ve beyinlerimizi kendi ellerimizle bir başkasının eline teslim etmemizden kaynaklanmaktadır. Yeryüzünün halifeleri ifadesini yanlış anladığımızdan, ortaçağ kilisesi mantığıyla hareket etmemizden kaynaklanmaktadır. Kendimize olan sonsuz güvenimizden, kafamızda en ufak bir soru işareti olmayışından, büyüklenmemizden, kibirimizden kaynaklanmaktadır. ‘Biz’in içerisine hapsettiğimiz “Müslümanlığımız”dan kaynaklanmaktadır. Bilinçten yoksun diller ve gönüllerle hareket etmemizden, ‘biz’in dışında kalan herkesi yok saymamızdan, alaşağı etmemizden, korkusuzca bir an olsun bencilce davranmayan insan olmaya çalışan insanları lekelememizden, dokuz köyden kovmamızdan kaynaklanmaktadır.

Peki bu noktada çözüm nedir? Çözüm barış ve kardeşlikten yana olduğumuzu her fırsatta dile getirmemizdedir. Ancak bunun için de ayrı bir bilinç durumuna sahip olmamız gerekmektedir. Nitekim bu bilinçsiz, içi boş ve yüzeysel barış ve kardeşlik söylemlerimizin bizi getirdiği nokta gün gibi ortadadır. Ben ne yapıyorsam o tam tersini yapıyor mantığı yıllar önce oynadığımız sokak oyunları mızıkçılığının içine gömülmelidir. Bu şekilde “yeni” ve “muhteşem” hedeflere ulaşamayız. Ayrıca bir arada yaşama olgusunu gerçek manada uygulamak için bu tarz şaşalı hedeflere de gerek yoktur. Vicdanen rahat, özgür ve huzur içinde yaşayalım yeter.

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.