BUGÜN, BİR BAŞKA GÜNE BEDELDİR

ÖZCAN SARIER

“Bu gün, bir başka güne bedeldir; Uhud, Bedir’in öcüdür.” – Ebu Süfyan

 

İslam bundan 1400 yıl önce nazil olduğunda mazlum ve mustaz’af halkların ümidi olarak gelmişti. İslam’a ilk girenler, Bilal, Zeyd, Habbab örneklerinde olduğu gibi ezilen ve sömürülen kişiler idi. Zenginlerden olan Ebu Bekr’de ilk Müslümanlardandı. Fakat Ebû Bekr gibi ilk Müslüman zenginler, despot zulüm sisteminden beslenip palazlanmamış, bilakis o sisteme muhalif kişilerdi. Bilindiği üzere Ebû Bekr es-Sıddîk cahiliye sistemine muhalif olan ve yaşadığı çağa karşı duruşu ve sözü olan muvahhid “Hanif”ler dendi.

İslam geldiği her çağda, zamanda ve zeminde insanı muhatap almış. Bencilleşen, hodbinleşen, şımarmış ve sorumluluklarını terk etmiş olan insana tekrar-tekrar sorumluluklarını hatırlatmıştır. Bir birey olarak özgür iradesi ile yasama, yaşama ve yazgıya dair tercih etme ve tercihlerini yaşama serbestiyesi vermiştir. Ancak beşerden İnsan mektebine geçmenin sosyalleşme-toplumsallaşma (cemaatleşme-ümmetleşme) bilinci ile mümkün olabileceğini vurgulamıştır. Aziz İslam cemaatten bahsederken insanlık ve akide mektebi olan ümmetten bahsetmektedir. Yoksa, her türlü hizipleşme, gruplaşma ve mezhepçiliği sapkınlık olarak gösterir.

“Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın.” (Âl-i İm’ran, 103)”

Bu bağlamda Gardet: “Her mümin, mümin olarak ancak ümmetin bir unsuru olduğu derecede bir varlığa sahiptir”der. İslam; kökü insanlık tarihinin başlangıcı kadar kadîm, dalları ise her çağda, zamanda ve zeminde dünyanın her bir bölgesindeki insanlara ümit ve çare olacak kadar yüce ve ahlaki değere sahip bir dindir… Üst kimliğini İslam ile aidiyetleştirmeyen birey ve toplumlarda öne çıkan marazlar “hizipçilik, grupçuluk, ırkçılık, savurganlık ve narsisizmdir.” Bizler nebevi hareketten anlıyoruz ki medeniyet bilincini ve zeminini hak ederek umran bilincine ulaşan toplumlar, bireyden cemaate, cemaatten ümmete doğru nitelikli yol alarak gelişen toplumlardır.

“O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz (zaferi bazen bir topluma bazen öteki topluma nasip ederiz.)” (Âl-i İmrân, 140)

Çürüyen ve yozlaşan bir toplumda Nuh’a düşen karada gemi yapmaktır, Musa’ya düşen kırk yıl boyunca çölü terbiye mektebine dönüştürmektir. Yusuf’a düşen sapkınlaşan Mısır’da hayâ ve takvayı şehvete kalkan yapmak, iftiraya karşı zindanı eğitim ve sabır medresesine dönüştürebilmektir. Meryem’e düşen, muğalatanın ve bilgisizliğin yaygın olduğu toplumda Meryem orucu ile iftira ve fitneyi savmaya çalışmaktır.

“Allah’a ve peygambere itaat edin ki, size de merhamet edilsin… Bu (Kur’an) insanla­ra bir açıklama, (Allah’tan) korkanlara yol gösterme ve öğüttür. Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer (gerçekten) inanıyorsanız, mutlaka siz üstün geleceksiniz.” ( Al-i İmran, 3:132,138,139  )

 Bir toplumun aziz bir topluma dönüşebilmesi ve zilletten kurtulabilmesi için, liderlerinin dava sahibi olmaları kadar, bireylerinin de davayı bir-kaç pula satmamaları ve mevzilerini terk etmemeleriyle doğru orantılıdır. Hz. Peygamberin bütün donanım ve liyakatine rağmen,  Uhud’da savaşın tam kazanılacağı anda “Ayneyn Tepesi”ndeki okçuların ganimet hırsıyla mevzilerini terk etmeleri mücadelenin zaferle sonuçlanmasını geciktirmiştir. Bu gecikmeyi imtihan olarak algılayan mü’minler, şerri hayra, mağlubiyeti zafere tebdil etmişlerdir. Biz inananlar inancın eylem ahlakına sahip olmakla mümkün olduğuna inanırız. Buna inanırken de zaferle değil de, seferle memur olduğumuzu biliriz. Ve yine biz hayatın iman ve cihaddan ibaret olduğuna da itikad ederiz. Bireyden lidere bir toplum ne kadar donanımlı ise o kadar erdemli, ne kadar dava bilincine sahipse o kadar aziz, ne kadar ma’lum ve ma’ruf ise o kadar medeni, ne kadar emin, sadakat ve salihat sahibi ise o kadar ma’mur ve müreffeh bir toplumdur.

“Bir toplum özünde olanı değiştirmedikçe, Allah o toplumu değiştirmez.” (Ra’d, 11)

Bu Rabbâni yasaya göre bir toplumun gelişmesi ve olgunlaşması hem derinlik, hem de yaygınlık içermelidir. Bireylerin ve toplumun gönlünde bir yol bulabilmek için her türlü hizipçilik, nesepçilik ve mezhepçilikten arınmak gerekmektedir. İnsanlara hesabi değil hasbi yaklaşılmalı, fakir ve ihtiyaç sahibinin dini, mezhebi ve dili sorgulanmamalıdır. Yaşadığı çağı inşa etmek isteyen biz inananların kendi çağını asrı saadete dönüştüren efendilerin efendisin ahlakını kendi ahlakı, onun yolunu kendi yolu, davasını kendi davası edinmek zorundayız… Dava öncellenmeli, makamlar tevazu ve hizmetle yücelmeli, gönüller şefkat ve muhabbetle kazanılmalıdır. Her türlü kinin, yerini mağfirete, düşmanlığın, yerini muhabbete, cehaletin, yerini ma’rifete, hodbinlik ve enaniyetin, yerini meşveret ve uhuvvete terk etmesi zorunludur.

İşte asr-ı saadetten bir örnek: Mekke’nin fethinden hemen önce müşriklerin reisi Ebu Süfyan yardım istemek için Medine’ye, Rasulullah’ın hane-i saadetine geliyor. Kızı Ümmü Habibe’nin evine geliyor mahcubiyetle… Bu gelişin sebebi; kıtlık içerisinde bulunan Mekke’ye yardım dilenmek. Hem de can düşmanı Hz. Muhammed’den. Mekke öyle bir hale gelmiş ki hüküm süren kıtlığa rağmen etraftan tahıl alamamakta. Allah’ın yardımı sayesinde bölgenin tahıl ambarı olan Necran, tahıl vermeyi durdurmuş bulunmakta. Çünkü Necran reisi Sümame bin Usal Müslüman olmuştur. İşte bu mecburiyetten dolayı Mekke’nin kibirli mütekebbir ve mütegallibeleri, Medine’den başka gidecek yer bulamıyorlar. Düne kadar canına kast ettikleri o güzel insanın ellerine düşmüş durumdalar. Peki, o ne diyor? “Ne yüzle geldiniz?” mi diyor? “Utanmıyor musunuz?” mu diyor? Yoksa yardım mı ediyor? Yardım ediyor Rasulallah’ın Mekke’ye; Yoksullara dağıtılmak üzere. Şartı bu. Çünkü kıtlıktan en çok mutazarrır olan Mekke’nin yoksul kesimi. Yoksullara dağıtılmak üzere çok büyük miktarda gümüş külçe gönderiyor.

Biz Müslümanlar hiçbir beşeri sistemi, değer veya âdetini muhafaza etmek zorunda değiliz. Cihan Tuğal şöyle diyor : “Türkiye’de laik kapitalizmin hegemonik hale gelebilmesi, yani kitlelerin rızasını kazanması, ancak İslamcılığın yarattığı mobilizasyon sayesinde gerçekleşebildi. Türkiye’nin laik yöneticileri, bu rızayı İslamiyet’in desteği olmadan sağlamakta aciz kalmışlardır.” Bu tespitten yola çıkarak şöyle de diyebiliriz, aziz İslam hayattır, her türlü ataleti reddeder. İnkılaptır, muhafazakârlık onun lügatinda durgunlaşıp, kokuşan su gibidir. İhya ve inşanın adıdır, imhayı fısk ve fesad olarak adlandırır. Adalettir, insan onuru onun için mü’minin onurundan daha önceliklidir. Ahlaktır, çünkü ahlak hayvanlaşmanın önündeki bir set gibidir…

Yaşadığımız çağdaki global, laik, seküler sistem halkları ezmiş, toplumları sömürmüş, insanları köleleştirip silikleştirmiştir. Rudolph Strahm kitabında “fakirlerin yiyeceğinin hangi yollarla zenginlerin hayvanlarına verildiğini” gözler önüne sermiştir. Nüfusları dünya nüfusunun 1/6’sını teşkil eden sanayileşmiş ülkeler, dünya tahıl üretiminin %60’ını ellerinde bulundurmakta üretimden elde edilen besinleri de süs hayvanlarının beslenmesi için kullanmakta ve böylece Üçüncü Dünya Ülkeleri’ndeki açlığı arttırmaktadırlar.

Bu davada Kur’an rehberimiz, nebevi hareket yolumuz, erdem ve hikmet ahlakımız, sabır ve şükür azığımız, adalet duruşumuz, hizmet eylemimiz, tevhid kulluğumuz olmalıdır. Vesselam…

Bunu da okuyabilirsiniz...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>