ÖZGÜRLÜK YANILSAMALARI

İSMAİL KAPLAN

İnsanın insana zulmü, insanoğlunun dünya üzerindeki varlığı kadar eski. Habil ve Kabil ile başlayan zulmün tarihi, zaman içinde evrildi ve çeşitlendi. Tarihin her döneminde insanlar iki gruba ayrıldı; zalimler ve mazlumlar.

Bu iki grubun en keskin şekilde ayrılışlarından birini de köle-efendi ilişkisinde görmek mümkündür. Tarih boyunca insanların bir kısmı, diğer kısmından üstün olduklarına kendilerini ve çevrelerindekileri inandırarak, insanları köleleştirdi ve o insanların emeğini, kendi sermayesini artırmak için kullandı. Bunun örneklerini antik dönemden alıp günümüze kadar getirebiliriz. Somut anlamıyla köleliğin günümüze yakın en büyük örneklerini de Afrika’nın sömürgeleştirilmesi ve yaklaşık 15-20 milyon Afrikalının Amerika ve Avrupa’ya köle olarak götürülmesinde görebiliriz. Batı’nın gelişmişliği, yaşadığı Aydınlanma’ya bağlıysa, diğer taraftan da bu sömürgeleştirme ve köleleştirme faaliyetlerine dayanır. Ucuz emek ve ucuz hammadde sayesinde Batı zenginliğini katladı ve katlamaya devam ediyor. Günümüzde kölelik, önceki devirleri aratmayacak şekilde ilerliyor. Batı’nın büyük markaları, Güneydoğu Asya’da günde 1 dolar karşılığı çalıştırdığı işçi tarafından üretilen ürünleri, dünyanın geri kalanında astronomik fiyatlara satabiliyor.

Günümüzde kölelik bir taraftan klasik yöntemlerle devam ederken, diğer yandan tarih boyunca hiç uygulanmamış bir başka yöntemle daha uygulanıyor. İnsanlar “ikna” yolu ile “gönüllü köleler” hâline dönüştürülüyor. Bunun klasik anlamda kölelikle arasındaki fark ise, ikna olmuş bir kölenin, aslında kendisini özgür zannetmesi. Yüzyıllar öncesinde kölelerin ayaklarına ve boynuna zincir takılır ve bu şekilde bu insanın köle olduğu herkes tarafından anlaşılırdı. Günümüzde ise büyük markalar, logolarını bu gönüllü kölelerin üzerinde sergiliyor fakat bunu hiç kimse bir kölelik göstergesi olarak algılamıyor; aksine, bir statü simgesi sayıyor. Aynı fabrikada, aynı kumaştan üretilen iki ürün, üzerlerindeki logolara göre fiyatlandırılıyor. Markaların kölesi olmuş fakat bu marka seçimini kendi özgürlüğünün bir parçası olarak telakki eden insanlar ise, o ürüne sahip olmak için büyük çabalar gösteriyor.

Bu şekilde, sömürgeleştirme faaliyetleri bir adım daha ileriye giderek, artık insanların duygularını ve hislerini de kullanmaya başlıyor ve bunlara da bir fiyat biçiyor. Marka bağımlılığı oluşturmak için insanın en saf ve en mahrem duyguları pazarlama sürecine alet ediliyor. İnsanlar “birey” olarak değil, “tüketici” olarak tanımlanıyor. Tüm bunların üzerine “sosyal sorumluluk” adı altında, bir nevi “günah çıkarma” faaliyeti ortaya konuyor fakat bu bile kâr getirmedikçe uygulanmıyor.

Dolayısıyla artık küresel sermaye hem ucuz hammaddeye, hem ucuz işgücüne, hem de gönüllü marka bağımlılarına, yani modern kölelere sahip.

Peki bizim yapmamız gereken nedir? Bütün bunlar karşısında sessizce köşemize çekilip kendi hayatımızı yaşamaya hakkımız yok. Belli ürünleri kullanmaktan kaçınmak da bunun cevabı değil. Bir karikatürde belirtildiği üzere “neyi tüketiyorsan, sen osun.” Dolayısıyla yukarıda değindiğimiz sermaye çarkına hizmet etmemek için hayatımızı çok titiz şekilde yeniden dizayn etmemiz gerekiyor. Bu kültürü bize aşılayan her ne varsa çevremizden uzaklaştırmamız gerekiyor. Çeşitli sebeplerle bu kültürün bir aracına dahil olduğumuzda ise, orada ancak çok dikkatli bir şekilde bulunmamız gerekiyor. Örneğin sosyal medyada “markaların gözündeki potansiyel tüketici” karakteri olmayı reddedip, iyi bir medya okuryazarı olarak kendi gündemimizi oluşturmak için çabalamamız gerekiyor.

İnsanın insana zulmü tarih boyunca devam eden ve sürekli farklı yöntemlerle dünya üzerinde var olan bir durum. Muhtemelen biz de bunun sona erdiğini göremeyeceğiz. Ama kendi devrinde bu düzene karşı sesini yükselten her vicdanlı insan gibi biz de günümüzün zulümlerine, sömürgelerine, köleliklerine başkaldırmakla yükümlüyüz.

Bunu da okuyabilirsiniz...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir