MUHAFAZAKÂR AHLÂKI VE KAPİTALİZM

BÜŞRA SUNMEZ

Muhafazakârlık, geleneksel sosyal etmenlerin muhafaza edilmesini destekleyen politik ve sosyal felsefedir. Kapitalizm ise; özel mülkiyetin, üretim araçlarının büyük bölümüne sahip olduğu ve işlettiği; yatırım gelir dağılımı, üretim, mal ve hizmet fiyatlarının arz ve talebin buluştuğu piyasa ekonomisi tarafından belirlendiği sosyal ve ekonomik sistemdir. Bu iki kavramın birbiriyle hem son derece iç içe olduğunu, hem de birbirinden bir o kadar kopuk olduğunu ortaya koyabilmek mümkündür. Bir de bu ikisi arasında ahlak geliştirmek de mümkündür ve mümkün olagelmiştir ki o da ciddi bir meseledir, belki de en önemlisi odur.

Öncelikle iç içeliğine, sistem tarafından bunun nasıl sağlandığına odaklanmak faydalı olacaktır. Muhafazakâr, kapitalizmi öylesine içselleştirmiştir, öylesine benimsemiştir ki bunlar adeta birbiriyle bütünleşen bir yapıya bürünmüştür. Muhafazakârlık ve kapitalizm arasındaki ahlakı da zaten bu içselleştirme sürecinden çıkarabilmek mümkündür. Meşrulaştırma yolunun da çağımıza gelene kadar her zamanki gibi dinden geçtiğini görmekteyiz. Sonuç öyle bir hale gelecektir ki kapitalizmin muhafaza edilmesi gereken bir olgu olduğu, bunun meşrulaştırıcısının da bizzat din olabileceği düşüncesi insanlarda yerleşmeye başlayacaktır. Nitekim çağımızın en büyük sorunlarından biri de budur. Burada net olarak kapitalizmin gelenekselleştirildiğini ve bu yolla da asla kendisinden vazgeçilemeyecek bir olgu olarak neden ve nasıl algılara yerleştirildiğini görebilmekteyiz. Somutlaştırmak adına, çılgın tüketim metaları haline gelmiş insanın, özüne nasıl yabancılaştığı ve bunu apaçık savunma mekanizmasıyla din üzerinden nasıl ifade ettiği gündelik hayatta karşılaşılabilecek bir olgudur. Örneğin, bir ya da iki başörtüsüne sahip bir genç kadının sırf renginin güzelliğinden dolayı ya da eğer bu başörtüsü markaysa getireceği prestijden (!) dolayı bir üçüncüsüne sahip olma isteğinin kendisi bu sentezin naçizane ifadesi olarak kabul edilebilir. Bunun meşru görülme ve bir ahlak olarak yerleşmesi boyutu ise kişinin savunma mekanizması olarak, kendisine yeni bir ürün almasının bir sakıncası olmadığını düşünmesi ve bunu destekleyen âlimlerin (!) televizyon kanallarınca bir Müslümanın dış görünüşüyle Kiniklere benzer bir yaşam sürmeyeceği ve sürmemesi gerektiğini, Müslümanın kendisine yakışanın en iyisini yapması gerektiğini –bunun fiyatı Afrikalı bir yetimin aylık süt ihtiyacını karşılayacak kadar dahi olsa- çığırmasıdır. Aslında durum salt olarak bundan da ibaret değildir. Muhafazakârlığın kendisi böyle bir anlayış içerisinde dinin içine içine sokulmak istenmektedir. Ne yazık ki peygamberin yaşantısının unutturulmak istendiği ve bu tür konular açıldığında gücü kuvveti sadece paradan ibaret olan insanların örnek gösterildiği bir çağda yaşamaktayız. Buna başkaldıran ve asla kabullenemeyen insanların dışlandığı, yok sayıldığı, kolaylıkla mürted veya münafık ilan edildiği bir dönemdeyiz. İçselleştirme süreci öylesine yaşanmıştır ki bunu bu düşünce sisteminden koparıp almanın kendisi gittikçe zorlaşmaktadır. İnsanlar sürekli yanlış şeyler düşündüğünü iddia ettiği kişinin tek bir doğrusu olsa dahi onu yok saymakta ve aslında böylece farkında olarak veya olmayarak dolayısıyla, iyi işler yaptığını, sürekli doğru iş üzere olduğunu düşündüğü insanın da her hatasını kabullenebileceğini göstermektedir. Ahlak bu şekilde kendini ortaya çıkarınca kapitalizm, liberalizm ya da neoliberalizm değerlerle de iç içe geçmesi zor olmayacaktır.

Gelelim muhafazakârlık ile kapitalizmin birbirinden kopuk olduğu iddiasının kendisine. Burada net olarak ifade etmek gerekir ki muhafazakârlık olgusunun kendisinin aslında kapitalizmle doğrudan doğruya bir ilişkisi bulunmamaktadır. Çünkü tanıma dönersek geleneksel sosyal etmenlerin muhafaza edilmesini kendisine şiar eden insanın muhafazakar olabileceği iddiasını görmekteyiz. Yani birincisinin tersine bizim geleneksel değerlerimiz aslında kapitalizmden arınmış bir vaziyettedir. İslam’ı sosyal değerlerden kopuk, bir başkasını yok sayan, toplumu dikkate almayan bir din olarak tasavvur ettiğinizde onu tabiri caizse bir tapınak dinine ya da zengin eğlencesine dönüştürmüş olursunuz. Bunu biraz daha açarsak İslam dininin muhafaza edilmesi gereken en önemli olgusu sosyalliğin ta kendisidir. Diğerinde yani geleneksel olarak kapitalizmi kabullenmiş olan algıda, toplumu yok saymanın yanında bireyselciliğe de ciddi anlamda kapı açan bir taraf vardır. Din burada bir iç huzur aramadan ibaret olacaktır. Böylelikle de çevresinde olup bitenlere göz yumacak, yaşanan tüm haksızlıkları, kul hakkının kendisini görmezden gelecek bir tavra bürünen insan yığınının ortalıkta dolaştığı, çağa uygun bir yaşam baş gösterecektir. İnsan gönlünü ferahlatacak olgunun kendisini de bulmuştur. Sadece yılın bir ayının, belli bir gününde kazancının kırkta biri kadarını paylaşan insanın gönül rahatlığı paha biçilemez olarak tarif edilecektir. Oysaki İslam’ın bizatihi kendisi sürekli ‘verme’ esasına dayalı bir dindir. Bunu sosyal birçok olgunun kendisinde görmek mümkündür. Hacda hayvan öldürmenin, yanlışlıkla adam öldürmenin, boşanmanın, yemin etmenin vb. daha birçok olgunun kefaretlerinin hemen hepsi yine kendinden bir şey verme üzerine kuruludur. Tüm bu kefaret durumları ya bir köle azad etme, ya yoksulu doyurma ya da peş peşe günlerde oruç tutma olarak kendini gösterir. Bunlardan dolayı zekatı yok sayan bir tavır içine de asla girmemek gerekir. Amaç zaten bu değildir. Ancak birinci görüşün içinde yani kapitalizmin iliklerimize işlediği şu dünyada kırkta birci anlayışın yüzeysel olarak bir iç rahatlatma ya da düzenin sürüp gitmesini sağlayıcı bir unsur olarak görüldüğü durumu da aşikârdır. Burada esas görülmesi gereken en önemli nokta da peygamberlerin uyarıcı olarak gönderildiği kavimlerin insanlarının haline dönüşmemizdir. Kapitalizmin kendisi algılarda öylesine meşruluk kazanmıştır ki bundan dolayı insan, emeğinin alın terinin karşılığını dilediği gibi harcayabilme özgürlüğüne (!) kavuştuğunu düşünmektedir. “Dediler ki: ‘Ey Şuayb! Namazın mı emrediyor sana, atalarımızın tapar olduğunu terk etmemizi yahut mallarımızda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi?”  (Hud, 87) Bir diğer en önemli ve can alıcı nokta ise zenginler arasında dönüp duran paranın bir hiyerarşi yaratması gerektiği olgusunun bu sistem içerisinde yine sorgusuz sualsiz kabul edilmesidir. Birinci anlayış yani kapitalizmi geleneksel değerlerin içine sokan anlayış ayetleri yanlış anlama ve anlatma yoluna da sapmaktadır. Hâlbuki ayetler çok açık ve net ortadadır. Görmezden gelinemeyecek, aklı kullanmadan okunamayacak derecede de bir temizliğe sahiptir. Birinci anlayışın kendisi şu ayetle aslında yerle bir edilmektedir: “Zenginler (rızıkta üstün kılınanlar) mallarını ‘Arada fark kalmaz, eşit hale geliriz’ diye yanındakilerle paylaşmıyorlar. Allah’ın nimetini mi inkâr ediyor bunlar?”

Birinci anlayış, temeli eşitlik anlayışının kendisi üzerine kurulu İslam’ı bir sınıflar sistemi haline getirmeye yani ayak ve baş ayrımına gayret edenlerin uğraşısı ve mücadelesidir. İkinci anlayış ise özetle İslam’ın sosyalliğine yapılan vurgunun kendisiyle algılanması gerektiğine, İslam’ın İslam gibi yaşanması için sosyal, siyasi, ekonomi politik olarak tekrar diriltilmesine ihtiyaç duyan bir inançtan beslenen bir beklentidir. Muhafazakârlık ve kapitalizmin sentezi olarak ortaya çıkan ahlak sistemi de yok olmaya mahkûmdur. Algılarda İslam dini sonradan kendisine eklemlenmeye çalışılan yapay ideolojilerin hepsini kusacak ve güzel günler böylelikle zuhur edecektir. Bunun için daha fazla özgürlük (El-Hurriye) bundan dolayı ve bununla bağlantılı olarak daha fazla onur (Eş-Şerife), daha fazla emek (Sa’y) gerekmektedir.

Bunu da okuyabilirsiniz...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>